Kaydet
a- | +A

Süleyman Çelebi, Doğan Bey’inin esir edilmesi hadisesine üzülmüştü elbette. Lakin asıl onu yiyip bitiren dert başkaydı!..

Büyücünün kara, isli kazanlarının altındaki ateşler hâlâ yanıyor, küf kokusuna karışan koyu gri dumanlar, helezonlar çizerek göğe yükseliyordu. Erkara, söndürmek istedi. Vazgeçti. “Nasıl olsa odunlar bitince kendiliğinden söner” diye söylendi.

Sık ağaçların arasından kasvetli ve soluk bir aydınlık giriyor, tarifsiz bir acıyla birlikte içini üşütüyordu. Çalılarda içinde ne olduğunu bilmediği sepetler asılı. Köşelerde ağır, ceviz ağacından yapılmış etrafı demir çemberli yayıklar, duruyordu. “Şüphesiz bunların içinde altın, gümüş ve mücevherler var” dedi. Evirdi, çevirdi açmaya çalıştı. Sonra da vazgeçti uğraşmaktan. Yerde oraya, buraya serpiştirilmiş irili ufaklı birçok kap dikkatini çekti. Bazıları bakır, birkaçı seramik, taş ve ağaç oyması olanlar da azımsanmayacak kadardı. Dip, köşeyi biraz daha karıştırdı. Aradığını bulamayınca da balgam karışımı koca bir tükürüğü üzerlerine fırlattı. Hırsla uzaklaştı homurdanarak: "Pis cadı!"

Âlimler buyurdu ki; “Hikmet, şecaat, iffet

Bir araya gelince, buna denir adalet.”

***

Süleyman Çelebi, Doğan Bey’inin esir edilmesi hadisesine üzülmüştü elbette. Biricik yeğeninin Allahü teâlânın inayetiyle oralardan kurtulup, eli boş gelmeyeceğinden emindi. Zaten Emîr hazretleri de o işareti vermemiş miydi? Lakin asıl onu yiyip bitiren dert başkaydı. Kafasını toparlayıp, düşündüklerini kâğıda dökememek onu kahrediyordu. İyice süzülmüş, bir deri, bir kemik kalmıştı. Yorulup yatağına uzansa acayip rüyalar görüyor, karabasanlarla aklı başından gidiyordu. Bu yüzden yatak, yorgan yatamaz oldu. İyice bitkinleşince bir köşeye veya bazen elinde olmadan bulunduğu yere yığılıp kalıyordu.

İşte Ulucâmi-i Şerif’teki imâm odasının halılarına düşüp kalmış yine. Birkaç kılıçlı asker, yaka paça tutmuş saraya götürüyorlar. Süleyman Çelebi, her ne kadar da; “Benim o makama çıkacak yüzüm yok!” dese de kimseye laf geçiremiyordu. Yüzlerce kalabalığın avazı çıktığı kadar bağrışmaları, haykırmaları, arasından tekme tokat yiyerek sürükleniyordu. “Beni bırakın! Beni bırakın!” diye feryad-ı figan ediyor, sesini kimseciklere bir türlü duyuramıyordu.

Derin derin nefes alıp verdi. Bulunduğu yerde döndü, kıvranıp durdu. Ter içinde kalmıştı.

Askerler, neden sonra, sürüklemeyi bırakıp, saygıyla bir noktaya baktılar. Parlak bir ışığın içinden, avını parçalamaya hazır, kükremiş bir aslan gibi, gözleri alev alev, kaşlarını çatmış, burun delikleri körük gibi inip kalkar vaziyette Yıldırım Han çıktı. Hiddetle, hışımla Süleyman Çelebi’ye baktı: “Yazıklar olsun sana Süleyman Çelebi!”

Süleyman Çelebi, çok şaşkın, hayretler içinde inleyerek, cılız, titrek bir sesle mırıldandı: “Sultan’ım! Hanlar hanı Yıldırım Beyazıd Han’ım…” “Bak bir de konuşuyor utanmaz, arlanmaz adam! Senin yaptığına emanete hıyanet denir. Bre edepsiz! Münkir, münafığın tuzağına düşmek ne büyük bir gaflettir. Helâl akçelerimle inşa ettirdiğim bu mabette, müminler rahat ibadet etsinler, ben fâniyi de duâlarında unutmasınlar diye ümitlenirken, Ulucâmi kürsülerinden güzel nasihatler yerine fitne, isyan çığırtkanlığı yapılırmış. Yazıklar olsun sana Süleyman Çelebi! Bin kere yazıklar olsun! Yarın mahşerde iki elim yakanda olacak! Yakanda olacak!..” DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...

Soru 0 / 6
Türkiye Gazetesi dijital abonelik ve arşiv kampanyamızı ilk nereden duydunuz?

Haber Asistanı

Son 30 günün haberleri
📰

Türkiye Gazetesi Haber Asistanına Hoş Geldiniz!

Son 30 güne ait haberleri, spor gelişmelerini veya yazar yazılarını sorgulayabilirsiniz.