Bir şamar gibi suratına patlatılan kelimelerden sonra da dönüp sert adımlarla yürüdü. Erkara, peşi sıra boş gözlerle baktı, durdu.
Gülşah, büyümüş gözlerle sesin geldiği tarafa baktı. İncir ağacının arkasında kara yüzlü, kara kalpli Erkara’yı gördü. Alnının tam ortasından burnunun ucuna kadar çekilen çizgi, ince bir iplik gibi açık ve net bir şekilde hâlâ belli oluyordu. O geceyi hatırladı. Gülmemek için kendini zor tuttu. Kaşlarını çattı, ciddileşti iyice.
- Üzgün olduğunu bilirim. Lakin metin olmalısın! Bugün esaret haberi geldiyse… Allah korusun belki de yarın…
Erkara’nın sözünü kesti Gülşah.
- Takdir-i ilahi neyse, o olur! Ölse de, kalsa da herkes şunu iyi bilsin ki…
Erkara, merakla ne diyeceğini beklerken, gözü de herhangi bir yerlerden karşısına çıkabilecek genç delikanlıyı arıyordu.
- Doğan cihandır. O, benim dünyamdır!
Bir şamar gibi suratına patlatılan kelimelerden sonra da dönüp sert adımlarla yürüdü. Erkara, peşi sıra boş gözlerle baktı, durdu.
Söz gümüşse sükût altın, bilmeli,
Doğru yazıp, eğri sözü silmeli,
Sabrederek îmân ile ölmeli,
Gün doğmadan neler doğar der ecdat.
Gülşah, ikide bir önüne çıkan bu yüzsüz adama, hiçbir ümit vermemiş, verecek harekette bulunmamıştı. Ne diye durmadan rahatsız ediyordu? Sonra nikahlanmış bütün sebeplere yapışmıştı. Bile bile karşısına çıkması zulümdü, işkenceydi, edepsizlikti. Hepsinden de öte meydan okumaydı bu, babasına, Doğan Bey’e ve bütün namuslulara.
Canım, Doğan’ım, bir görse veya duysa ne yapardı o nasipsizi? Erkekler işe karışıp bir beyler savaşına dönüşmemesi için elinden geleni yapıyor, bağrına taş basıyordu. Bugüne kadar sultan anası, paşa babası hiç şüphelenmemişti. Çünkü kızlarına çok itimat ediyorlardı. Ona yaklaşacak erkeğin vay hâlineydi.
Gülşah, maziyle hemhal hayallerine dalıp gitmişti.
Önünde karlı dağlar, çamlı tepeler, yemyeşil uzayıp giden çayırlar, tarlalar büklüm büklüm yollar, sarp kayalar, kervan geçmez, kuş konmaz vahşi uçurumlar, daha neler neler vardı? Hepsi de bir çırpıda geldi, geçti aklından.
Bu vahşi dünyanın içinde bütün gücüyle hainlerin, hırsızların, yankesicilerin, yol kapatıcıların, ırz ve namus düşmanlarının ve bütün eli kanlı, bıçaklı zalimlerin haddini bildiriyor, murdar, pis suratlarını çamurlara, karlara, her biri birer hançer gibi olan kara, kızıl taşlara sürtüyordu. Ah müsaade etselerdi, şartlar münasip olsaydı hiç durmaz gidip, kötülerin cezasını kendi eliyle verir, mazlumların intikamını alırdı hiç şüphesiz. Ah ki, ne ah! Maalesef düşündüklerini tatbik etmeye imkân yoktu. Ne ailesi ne de Doğan Bey buna razı olurdu.
Meyvesi tatlıdır, kendisi acı,
Onulmaz dertlerin budur ilâcı.
Sabırla tırmanır insan yamacı,
Gün doğmadan neler doğar der ecdat.
İç âlemindeki fırtınaları dinleye dinleye odasına doğru yürüdü. Yüklükten mis gibi lavanta kokan, tertemiz yatağını çıkardı, sedire serdi. Geçti kenarına ilişti. Hiç uykusu yoktu. DEVAMI YARIN

