Türkiye’de ve muhtemelen dünyanın birçok yerinde zenginlere karşı güçlü bir kuşku vardır. Türkçedeki “Çok mal haramsız olmaz” sözü bunun halk dilindeki en açık ifadelerinden biridir. İnsanların önemli bir bölümü büyük servetlerin arkasında mutlaka haksızlıklar ve usulsüzlükler olduğunu düşünmeye meyillidir.
Hukuk böyle bir mantığa dayanarak çalışmaz. Bir insanın zengin olması, onun servetinin haksız yollarla elde edildiğinin delili olamaz. Zenginliğin kaynağı sorgulanabilir; fakat sırf servet sahibi olmak kişiyi suçlu veya şüpheli hâle getirmez. Bunun olması için somut iddialar ve bunları destekleyen somut olgular gerekir: Rüşvet, irtikap, yolsuzluk, kamu kaynaklarının kötüye kullanılması, kayıt dışı para aktarımı, ihaleye fesat karıştırma veya başka bir hukuka aykırı fiil gibi. Üstelik bunların ileri sürülmesi bile kişiyi suçlu da yapmaz. Masumiyet karinesi esastır. Suçluluk, usulüne uygun bir soruşturma ve adil yargılama sonunda ispat edilebilir.
Melih Gökçek’in serveti uzun süredir özellikle muhalif çevrelerde tartışılmakta. ABB de Gökçek ve yakınları hakkında çeşitli iddialarla suç duyurularında bulundu. En son, ABB’nin 7 Ağustos 2026’da Gökçek ve yakınları hakkında örgütlü suçlar bürosuna suç duyurusunda bulunduğu açıklandı. Son gelişme ise Almanya’daki yatırımlarla ilgili. Gökçek ailesinin Almanya’daki bir şirketine Türkiye’den usulsüz para aktarıldığı ve Düsseldorf’ta milyonlarca avroluk gayrimenkuller edinildiği ileri sürülmekte. Gökçek ise ailesinin iki daireyi oğlunun ve torunlarının Alman vatandaşlığını kazanma amacıyla edindiğini söyledi. Buna karşılık, yayımlanan bazı belgelerin binanın tamamının satın alındığını gösterdiği iddia ediliyor. Bu iddialar üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 29 Ağustos’ta resen soruşturma başlattı ve Gökçek’i 4 Eylül’de ifade vermeye çağırdı.
Bir kişinin Alman vatandaşlığı peşinde koşması ve bu amaçla Almanya’da milyonlarca avroluk mülk satın alması suç teşkil etmez. Ama para kaynağı hakkında makul ve somut sorular veya şüpheler varsa bunların araştırılması da son derece normaldir. Para nereden geldi? Vergisi ödendi mi? Transferler mevzuata uygun mu? Kamu kaynaklarıyla bir bağlantı var mı? Bunlar soruşturmanın cevaplaması gereken sorulardır. Fakat cevaplar ortaya çıkmadan “Gökçek zaten zengindi, demek ki yolsuzluk yaptı” sonucuna varmak hukuken de mantıken de yanlıştır.
Burada E. İmamoğlu dosyasıyla yapılacak bir karşılaştırma da dikkat çekicidir. İmamoğlu hakkındaki yargı süreci, kendisinin varlıklı biri olmasından dolayı başlamadı. Savcılık tarafından hazırlanan iddianamede suç örgütü kurma ve yönetme, rüşvet, irtikap, ihaleye fesat karıştırma, dolandırıcılık ve suç gelirlerinin aklanması dâhil çok sayıda somut suç isnadı yer alıyor. İmamoğlu bunları tümüyle reddediyor ve davanın siyasi olduğunu savunuyor. Dolayısıyla, İmamoğlu hakkında, bugün itibarıyla, ortada ağır suçlamaların bulunduğu, fakat hükmün henüz kesinleşmediği bir yargılama var. Gökçek dosyasının merkezinde ise, “yurt dışındaki bir şirkete kayıt dışı para aktarılması” iddiası bulunuyor ve soruşturma henüz başlangıç safhasında. Bu nedenle iki dosyanın delil yapısının ve hukuki gelişmişlik düzeyinin aynı olduğunu söylemek şimdilik yanlış.
İmamoğlu hakkındaki bütün iddiaları daha baştan “siyasi operasyon” diye reddedip hiçbir delili tartışmaya değer bulmayan bazı çevrelerin, konu Melih Gökçek olduğunda daha soruşturmanın başında Gökçek’in kesin suçlu olduğu hükmüne varması ise tam bir tutarsızlık. Hukukun temel ilkeleri kişiden kişiye değişmez. İmamoğlu için de Gökçek için de aynı ölçü geçerlidir: İddia ciddiyse soruşturulur, delil varsa yargılanır, savunma hakkı korunur, masumiyet karinesine riayet edilir ve hükmü mahkeme verir.
Ortada bir şahısla ilgili bir suç iddiası varsa, onun servetinin büyüklüğüne değil, iddiaya bakılması gerekir. Demokratik hukuk devletinde insanların zenginliği değil, şüpheli durumlarda, bu zenginliğin hukuka aykırı yollarla elde edilip edilmediği sorgulanabilir.

