Ekrem İmamoğlu yaklaşık bir buçuk yıldır Türkiye’nin en büyük yolsuzluk davalarından birinin merkezinde bulunmakta. Hakkında hazırlanan iddianamede rüşvetten irtikaba, ihaleye fesat karıştırmadan suç gelirlerinin aklanmasına kadar uzanan çok ağır suçlamalar var. Savcılık, bilindiği gibi, bu fiillerin münferit olaylardan ibaret olmadığını, İmamoğlu’nun başını çektiği iddia edilen örgütlü bir yapı içerisinde gerçekleştirildiğini ileri sürüyor.
Davanın ilk dönemlerinden beri İmamoğlu’nun izlediği savunma -daha doğrusu savunma yapmama- çizgisinin en dikkat çekici tarafı, suçlamaların ayrıntılarından çok yargılamanın siyasi olduğu iddiası üzerinde durmasıydı. Cumhurbaşkanı adaylığının öne çıkarılması da davayı siyasileştirme stratejisinin önemli bir parçası olarak kullanıldı. Böylece hakkındaki yargılamanın sıradan bir ceza davası olmaktan çıkarılıp iktidarın en güçlü rakibine karşı yürüttüğü siyasi mücadele şeklinde görülmesi amaçlandı. Nitekim İmamoğlu ve onu destekleyen çevrelerin temel söylemi bu yönde oldu. Manipüle edilmiş bazı uluslararası çevreler de davanın siyasi saiklerle yürütüldüğü yönünde görüşler dile getirdi.
Ancak, siyasi nitelik iddiası, dosyadaki somut suçlamalara cevap verme ihtiyacını ortadan kaldırmıyor. Bir dava siyasi sonuçlar doğurabilir, hatta davanın siyasi saiklere sahip olduğu ileri sürülebilir. Buna rağmen, mahkeme önüne gelen rüşvet, irtikap ve usulsüzlük iddialarının tek tek değerlendirilmesi gerekir.
Son duruşmalar İmamoğlu açısından yargılamada daha zor bir safhanın başladığına işaret ediyor. Davada yalnızca savcılık iddiaları değil, belediyeyle iş yapan veya çeşitli süreçlerde belediye görevlileriyle karşı karşıya kalan kişilerin beyanları da tartışılıyor. Örneğin son duruşmalarda bazı iş insanları milyonlarca liralık veya milyonlarca avroluk rüşvet talepleriyle karşılaştıklarını ve rüşvet vermek zorunda kaldıklarını ileri sürdüler. Bu anlatımlar, elbette, tek başına suçun ispatlandığı anlamına gelmez. Mahkemenin bunları diğer delillerle karşılaştırması ve savunmaları dinlemesi gerekir. Fakat, dava ilerledikçe İmamoğlu açısından cevaplandırılması gereken maddi iddiaların çoğaldığı da görülüyor...
İmamoğlu’nun mahkemedeki üslubu da zaman zaman dikkat çekici oldu. Temmuz ayındaki bir duruşmada mahkeme başkanıyla tartıştı ve “Ben savunma yapmam, ben yargılayacağım” şeklindeki sözleri nedeniyle hakkında ayrıca soruşturma başlatıldı. Bu tavır siyaset meydanlarında etkili olabilir; fakat ceza mahkemesinde asıl mesele retorik değil delildir. Mahkeme heyetini, savcıları veya tanıkları siyasi bir tartışmanın tarafları hâline getirmeye çalışmak, somut suçlamaları ortadan kaldırmaz.
Kuşku yok ki masumiyet karinesini unutmamak gerekir. İmamoğlu hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı yok ve böyle bir karar verilinceye kadar hukuken suçsuz. Ancak, masumiyet karinesi, kamuoyunun devam eden davayı değerlendiremeyeceği veya ortaya çıkan delil ve beyanların siyasi sonuçlarını tartışamayacağı anlamına da gelmez.
Benim gördüğüm kadarıyla İmamoğlu’nun işi giderek zorlaşıyor. Siyasi mağduriyet söylemi artık fazla bir şey ifade etmeyecektir. Eğer mahkeme önündeki ağır suçlamalara ve bunları destekleyen delillere ikna edici cevaplar verilemezse mahkûmiyet ihtimali ciddi biçimde artacaktır. “İmamoğlu kesinlikle ceza alacaktır” derken ihtiyatlı olmak gerekir; fakat, davanın seyri ceza alma ihtimalinin küçülmediğini, tersine, büyüdüğünü gösteriyor.
Bu dava Türk siyaseti açısından da önemli bir ders olmalıdır. Kamu gücü kullanan siyasetçiler, seçim kazanmış olmanın kendilerine hukukun dışında hareket etme imtiyazı vermediğini bilmelidir. Milyonlarca oy almak, yolsuzluk veya rüşvet iddiasına karşı dokunulmazlık sağlamaz. Aynı şekilde, siyasi rakip olmak da kimsenin suçlu ilan edilmesine yetmez.
İmamoğlu davasının sonunda hangi karar çıkarsa çıksın, öne çıkması gereken temel ilke şudur: Siyasetçi, ne kadar güçlü, popüler veya iddialı olursa olsun, kamu kaynaklarının kullanımında çok dikkatli olmak ve ilgili kurallara uymak zorundadır.

