Haber yeni gelmişti. Henüz şehirde herkes duymamış olabilirdi. Perihan ve Dilara donup kaldılar. Ne diyeceklerini, ne yapacaklarını şaşırdılar.
Kızların hâlâ olup, bitenlerden haberi olmadığını anlayınca, Doğan Bey’in başına gelenleri anlattı. Haber yeni gelmişti. Henüz şehirde herkes duymamış olabilirdi. Perihan ve Dilara donup kaldılar. Ne diyeceklerini, ne yapacaklarını şaşırdılar. İki deli âşığın birbirlerini ne kadar çok sevdiğini biliyorlardı. Şimdi ne yapacaklardı? Ne deseler de gönlünü almış olsalar, sıkıntısını giderebilselerdi? Bir zaman yorum yapmadan kaldılar. Ne ileri, ne de geri gidebiliyorlardı. Müsaade isteyecekler arkadaşlarını yalnız bırakmaya kıyamıyorlardı. Kalacaklar, bir şeyler konuşamıyorlardı. “Gel de işin içinden çık, çıkabilirsen” diye mırıldandı Perihan.
Dilara, gözlerini etrafa gezdirdi. Sıvaları dökülmüş duvardaki izleri gördü.
- Bunlar da ne? Ne bu odanın hâli?
- Sorma ahretliğim. Erkara pisliği bir gece taşladı. Camları kırdı. Paşa babama duyurmadan gizlice her şeyi hâllettim. Lakin duvar öylece kaldı. Anacığıma yalan uydurup duruyorum. O da sormaktan bıkmış olacak ki peşini bıraktı.
- Hay, Allah!
Diyen Dilara, çaresizliğini de kelimelerle söylemiş oluyordu. Oysa kendinden emin, şık giyinen, ölçülü, bakımlı bir bey kızıydı. Kumral, düzgün yüzünde yüksek bir asaletin ve seviyeli bir gururun izleri okunurdu. İlk defa acizliğini hissetti. Bu kadar saraya yakın, itibarlı, anlı, şanlı bir Osmanlı paşasının haremine kadar girip kerimesini rahatsız etmenin affedilecek tarafı yoktu. Doğan Bey’in 'yessir' edilmesinden daha tehlikeli olanı buydu.
Bekleşirken dış kapı hızlı hızlı vuruldu.
Şaşkın bir sükûn içinde üç genç kız, bakıştı. Dilara, içinde gayr-i ihtiyari bir merhamet sedası duyulan şefkatli sesle.
- Müsaadenizle ben bakarım.
Deyip, kapıya yöneldi. Kimler gelmemişti ki. Neslihan, Dürdane, Nezaket, Didemşah, Şeydanur, Rüveyda, Zeynep, Fehime Nazlı, Zehra, Reyhan, Handan, Vildan, Büşra, Fatma, Nefise, Şevval, Betül, Asuman daha niceleri. Hep birlikte Gülşah’ın odasına doluştular.
Doğan Bey’in yiğitliğinden, er-geç düşmanların elinden kurtulacağından, Padişah Efendilerinin onu yalnız bırakmayacağından dem vurdular, rahatlatıcı şeyler söyleyip güzelliklerden anlattılar, biricik arkadaşlarının meyus olmaması için ellerinden geleni yaptılar. Sonra Hüsnâ anayı da alarak, hep birlikte Matlube Hanım’a gitmeye karar verdiler.
Matlube Hanım ismi Gülşah’ın ruhunda tarifsiz meltemler estirdi. Doğan’ına yaklaşmakla eş anlamlı, ondan bir parça gibi geliyordu sanki. Yola koyulurken; “Sevinçler paylaşılınca artar, dertler, sıkıntılar paylaşılınca azalır.” Ecdat sözünü bir daha hatırladı, hâllerine şükrettiler. Tarihin derinliklerinden kopup gelen bu miras, içinde bulundukları durumu ne güzel hülasa ediyordu.
Bu nasıl bir kin nefretmiş?
Gücü Doğan Bey’e yetmiş,
Saçlarını kement etmiş,
İnce boyna atıp gitti.
DEVAMI YARIN

