Hasan Bey ve kaçıracakları adamlar, ani bir baskınla hiçbir şey yapamadan yakalanıp Boğa zindana, diğerleri de odalarına götürülmüştü.
Şatodaki olanları ve Doğan Bey’in yaralanmasını unutamıyor son isteklerini hatırladıkça istemeyerek gözleri yaşla doluyordu. “Hey koca yiğit hey! Sen bu hâllere düşecek adam mıydın?! Of, of!” diye hayıflandı. Başını salladı. Yumruklarını sıktı.
Diğer arkadaşları Hasan Bey ve kaçıracakları adamlar, ani bir baskınla hiçbir şey yapamadan yakalanıp Boğa zindana, diğerleri de odalarına götürülmüştü.
Plan milan kalmamıştı ortalıkta. Nefsinin peşinde koşan azgın, ihtiraslı biri yüzünden neler oluyordu?
Heyhat! Yanında ne Doğan Bey gibi delikanlı, temiz, çalışkan, fedakâr, hakiki dost, ne kötülüklere, kötülere kızıp dağa çıkan, zalimlere başkaldıran Üryan Eşkıya ve ne de bir oturuşta bütün kuzuyu mideye indirebilen, can yoldaşı, pırıl pırıl insan Hasan Bey kalmıştı.
Artık, ne çok sevdiği atından, ne de şimşek gibi çakıp geçtiği tabii güzelliklerden zevk alıyordu o. Oysa bir gün önce hayat ne tatlıydı. Her taraf ne güzeldi.
Suların şırıl şırıl akışına, kuşların cıvıldaşarak şakıyışına, gözünün alabildiğine uzayıp giden yeşilin yüzlerce tonunun ahenkli uyumuna, tepelerin, dağların art arda sıralanışının ihtişamına hayran hayran bakan, mânâ içinden mânâ çıkaran adam gitmiş, duyarsız, hissiz ölü gibi biri gelmişti. Tabii güzelliklere, ihtişama aldıracak, heyecanlanacak hâli kalmamıştı. Tek bir şeye kilitlenmiş koşuyor, koşturuyordu.
Bunlar mühim bir husus, bütün müminlere has,
Kurtuluş için şarttır: İlim, amel ve ihlâs.
***
“Onları şimdilik öldürmedim amma, ölümden daha beter edeceğim! Acı üstüne acı çektirecek, doğduğuna, hele hele buralara, benim sarayıma girmelerine bin pişman edeceğim! Elimi ayaklarımı öpecek ve sonra da halkın gözü önünde kazığa vurduracağım, hem de bağırta bağırta! Sarayıma müsaadesiz girmek ne demek görecekler!”
Diyordu hırsından yüzü kızarmış Kâbus. Kızı Maria ve bir grup saraylı kadın bu açıklamaları hafif bularak üzülüyorlardı ya da öyle görünüyordu. Maria söz istedi.
- Muhterem pederim! Ceza daha şiddetli olmalı! Kripto gibi azizin, kendi evimizde öldürülmesinin cezası öyle ağır olmalı ki bir daha kimse böyle şeytanlığa kalkışmamalı!
- Meselâ!
- Meselâ; canlı canlı derisi yüzülmeli, tırnakları sökülmeli, gözlerine mil çekilmeli, dudakları, burnu parça parça kesilmeli, daha beterleri ne varsa…
- Sus yeter! Bunun ne demek olduğunu, ne mânâya geldiğini halkımız çok iyi biliyor.
- Bu hainler kim?
Diye sordu Helen.
- Kim olacak Osmanlı. Başımızın belâsı, istikbalimizin korkulu rüyası. Bu alçağı ve destek verenleri en kötü şekilde öldürmeden bu dünyadan ayrılmayacağım!
- Baksanıza, şatonun mahzeni şövalye cesedinden geçilmiyor!
- Bunların hepsini bir kişi mi yaptı?
- Ne bir kişisi, ordu, ordu! Kaçanları da er geç yakalayıp çarmıha gerdireceğim!
- Yedi başlı, dokuz canlı ejderha gibi devletimizi sarmış, kanımızı, iliğimizi emiyorlar desenize efendimiz!
- Onlardan bir tane öldürmek Kudüs’ü fethetmekten daha mühim ve daha sevap olmalı.
Diyen Kâbus’un hiddetinden burun kanatları kalkıp iniyor, mavi gözleri fıldır fıldır dönüyordu sinsice.
DEVAMI YARIN

