Erkara, Kâbus’un alaylı kahkahasıyla şaşkına dönmüştü. Kulaklarını tırmalarcasına bir çığlık gibi üzerine düşen bu gülücükler hayallerinden uyanmasına sebep oldu.
Kâbus’un huzuruna çıkarılışlarını ve konuşulanları unutamıyordu Erkara. Elinde olmadan vicdanını dinledi. Yanlış mı yapıyordu acaba? Bir tarafta memleketi, Bursa ve oradakiler, diğer tarafta Gülşah’a sahip olma arzusu, istikbali, Kâbus ve adamları. Hata yaptığını düşünse de başka çaresinin olmadığına inandırdı kendini. Yaşamak ve hedeflerine varmak için tek şansıydı bu.
Yüksekten eğlenenleri seyrederken, kulaklarında Kâbus’un kahkahaları yankılanıyordu.
- Demek, üzerimize adam salmışlar ha!
- Lakin, bahsettiğim adam alelâde biri değildir! Akıncı Başı Doğan Bey’dir gelen.
- Namını duymuşumdur!
- Kendisi ne ki, namı ne ola?
- Eh, madem o Akıncı Başı Doğan Bey buraya gelmekte… Bize de onu bir güzel ağırlamak düşer!
- Sen de iyi bilirsin ki efendim… Baskın basanındır!
Diyen Erkara, Kâbus’un alaylı kahkahasıyla şaşkına dönmüştü. Kulaklarını tırmalarcasına bir çığlık gibi üzerine düşen bu gülücükler hayallerinden uyanmasına sebep oldu.
Şu dünya bir binektir, taşır binersen seni;
Bilmezsen binmesini, taşıttırır kendini!
***
Beklenmedik haber, başta Kâbus olmak üzere bütün etkili ve yetkilileri rahatsız etmeye yetmiş ve artmıştı bile. Bu yüzden kılı kırk yararcasına tedbir üstüne tedbir almış, en ufak bir ihmale müsaade etmemişlerdi. Halk ve kadınların eğlenmesi ise tedbirlerin kamufle olması için lüzumlu görülmüştü.
Yüzlerce gönüllü giriş, çıkış ve yolları tutmuş, iyice gizlenmişlerdi. Bunların arasından Osmanlıların ancak cesedi geçebilirdi.
Göz iki, kulak iki, yalnız ağzımız tektir,
Çok görüp, çok dinleyip, az söylemek gerektir.
Doğan Bey ve Çekirge değişik yer ve yollardan harekete geçtiler. Doğan, önündeki masadan gözüne kestirdiği bir elmayı alarak ısırdı. Etrafını gizli bakışlarla dikiz ederek, çıkış kapısına doğru kaymaya başladı.
Salona hâkim, yüksekçe bir bölmeden etrafı gözetleyen Erkara, şüphelendiği kişiler arasından Doğan Bey’i tanıdı. Korkusundan mı, yoksa büyük bir sonun başlangıcını yakalamaktan mı ne çok heyecanlandı. Kalbi duracak gibi oldu. Zar zor kendini toparlayarak yanındaki Boris’e fısıldadı;
- İşte büyük akıncı başı!
- Hangisi?
- Uzun boylu, uzun saçlı!
- Tam anlayamadım!
- Bak! Bak! Çıkış kapısına yöneldi!
Doğan Bey, kapıya iyice yaklaşmışken onlarca mızraklı ve kılıçlı adamı karşısında buldu. “İşte bu hesapta yoktu Doğan!” dedi kendi kendine ve tereddüt etmeden kılıcını çekti.
Artık o kibar, nazik adam gitmiş, büyümüş, büyümüş bir ejderha gelmişti meydana. Gözleri hiddetten tutuştu. Ağzından her Allah dedikte kırmızı alevler saçıyordu sanki. Kılıç darbesi sesleri her tarafı kaplamıştı. Ne müzik, ne dans, ne de eğlenen insanlar kalmıştı ortalıkta. Hakladığı ilk adamın kılıcını da diğer eline alan Doğan, iki kolunu kartal kanatları gibi açıp açıp indirdikte, yeni biçilmiş buğday tarlası gibi insanlar, mermer zemine yığılıyordu. Kılıçlarını şimşek gibi çaktı ve yanardağ gibi gürledi.
DEVAMI YARIN

