Çekirge sanki bir şeyler olacakmış gibi Doğan Bey’in konuşmasından duygulanmış, ağlamamak için dudaklarını ısırmıştı.
Hayâ çirkin şeylerden arınma duygusudur,
Esası da, utanma ve Allah korkusudur.
Çekirge, telaşla yaklaştı Doğan Bey’e;
- Kripto yok ortalıkta.
- Herkes tam sarhoş oldu gördüğüm kadarıyla.
- Bey’im, insanlar ayaktayken çıkmamız lazım. Aksi hâlde çabuk fark ediliriz. Listelerimizdekileri topladık, çıkış yerine götürdük.
- Kripto hariç.
- !!!
- Eğer biraz daha oyalanırsak bu planımız gerçekleşmez beyim!
- Mühim olan vaaz veren değil miydi?
- Evet! O elimizde!
- O zaman tamam! Harekete geçiyoruz.
- Arkadaşlar, atlar hazır.
- Bak Çekirge! Bir aksilik olur dövüşmek zorunda kalırsak sakın ola ki kavgaya girmeyesin. O işi bize bırak. Cenâb-ı Allah’ın inayetiyle buranın yarısını mevta etmeden kolay kolay yakalanmam. Senin hedefin Bursa’ya varmaktır sağ salim. Payitahtın haberi olsun ki lüzumlu tedbirleri vaktinde alsınlar. Yoksa her şey zâyi olur. Unutma! Can yoldaşım, aslan karındaşım. Söz mü?
Çekirge sanki bir şeyler olacakmış gibi Doğan Bey’in konuşmasından duygulanmış, ağlamamak için dudaklarını ısırmıştı.
- Söz ne demek beyim? Emîr’imizsin, ne derseniz onu yapmamız boynumuzun borcu. Lakin!
- Bu işin lakini, makini yok karındaşım.
Deyip ensesine sevgi, muhabbet tokadını indirdi gülümseyerek.
Çekirge Ali, bu kadar büyük, bu kadar gizli hareketin serdarı olan bu zâta ne yapacağını sormaya gelmişken aldığı cevap aklını başından almıştı. “Gel de bu yiğidin yolunda kurban olma?” dedi içinden yürüdü. Küf kokan, tozlu, topraklı merdivenlerden inerken, kocaman duvarın dibinde bir kovuğa benzeyen kalın kapının önünde durdu. Aralıktan baktı. Karanlık bahçede arkadaşları hazırlıkları tamamlamışlar, son gelecekleri bekliyorlardı.
Mümin olan, iyilik ve ihsanda yarışır,
Kin gütmez, dargın durmaz, arkadaşla barışır.
Bir hadis-i şerifte şöylece buyurulur:
“Mümin vakar sahibi, yumuşak huylu olur.”
***
Erkara, Aşır, Palabıyık kılık, kıyafet değiştirmiş birer ecnebi gibi görünüyorlardı. Şatonun içini, dışını karış karış gezip, dolaşmışlar. Tanıdık bir sima ve insanla karşılaşmamışlardı. Bir ara Aşır, Helen’le konuşan Doğan Bey’i görmüşse de, onun kızla, kadınla alâkadar olacağına ihtimal vermediğinden; “Herhâlde benzettim” deyip, geçmişti. Üç kafadar şatonun güvenliğinden sorumlu şövalye Boris’e Osmanlı akıncılarının içlerinde olabileceğin haberini getirmiş, o da alelacele Kâbus’un huzuruna çıkarmıştı. Oldukça iltifat görmüş ve bir o kadar da mükâfatlandırılmıştı. Bir de yakalatıp teslim edebilselerdi. O zaman; “Bir taşla iki kuş vurma” buna diyeceklerdi...
Yine de az şey yapmamış sayıyorlardı kendilerini. Maksat hasıl olmuştu onlara göre. Ya söylemeselerdi! Ne olurdu, kim bilir?
Hainleri yaşatmak, sadıklara ölümdür,
Zalimleri savunmak, mazlumlara zulümdür.
DEVAMI YARIN

