Süleyman Çelebi: “Resûlullah Efendimize hakaret edilmesine ben sebep oldum! Ben! Zavallı ben! Yazıklar olsun bana! Yazıklar olsun!”
Matlube Hanım kapıyı tıkladı. “Girin” diye bir ses duymayınca merakla açtı. Bir müddet kocacığını seyretti. “Aman Allah’ım ne yapsam, nasıl yardımcı olsam?” diyerek yanına kadar geldi. Çelebi 'ruh' olmuştu sanki. Ne bir şey duyuyor, ne de söylüyordu. Bir divane gibi aynı şeyleri sayıklayıp duruyordu. “Resûlullah Efendimize hakaret edilmesine ben sebep oldum! Ben! Zavallı ben! Yazıklar olsun bana! Yazıklar olsun!”
Rab, mala, şekle değil, kalbe, niyete bakar,
İmansız olan kalbi, sonsuz ateşte yakar.
Matlube Hanım, kulaklarına inanamıyor, dikkatle dinliyordu. Evvela harp çıktı sandı. Zaten ne zamandan beri söylentileri, dedikoduları oluyordu. “Bilmem kaç bin filli, atlı, zırhlı leşker, Acem diyarını kasıp kavurarak ezmiş, geçmiş Osmanlıya doğru geliyormuş. Gittikleri memlekette canlı namına bir şey bırakmıyorlarmış. Bizans’a yardım edeceklermiş. Miş de… miş!” Ortalıkta dolaşan konuşmalarına inanacak olsa insan, hepten delirir, sinirinden iflah olmazdı herhâlde.
Farklı bir derdin sancıları olduğunu, çok geçmeden anladı. Bir patavatsızın hezeyanlarına kahırlandığı aşikârdı. Çelebisini böyle tesiri altına alan, vicdan azabına sokan şey, harpten de beter ve daha tehlikeliydi. Hadisenin, Padişah efendilerinin itimat ederek, emanet ettiği yerde olmasından dolayı da ölüp ölüp, diriliyordu âdeta... İyi de habersiz, kendi reyine göre mi müsaade etmişti? Yoksa, verilen emri mi yerine getirmişti? İşte onu tam anlayamamıştı. Evinin direği, hayat arkadaşına açıkça da soramıyordu. Hangi hâlde olursa olsun Matlube Hanım, sabır ve metanetle kocacığına yardım etmeye, destek olmaya kararlıydı.
Süleyman Çelebi’ye iyice yaklaştı. Üzgün ve çaresiz başını okşadı. Mendilini çıkarıp gözyaşlarıyla ıslanmış sakalını, yüzünü, gözünü sildi.
- Perperîşan edersin kendini. Ne uyursun, ne bir lokma yersin! Biraz istirahat etsen efendi!
Süleyman Çelebi, konuşanları duymamış gibi, elinde olmadan kafasını duvara vurdu. Hayıflanarak söylendi.
- Vâiz-i muazzammış! Seyyid-i ekbermiş! Daha neler, neler?
- Çelebi’m nedir bu söylediklerin? Kimmiş bu seyyidler, vâizler? Neyin nesi, bu olup bitenler?
- Sorma Sultan’ım! Daha ne ünvânlar, isimlerle tanıtılan bu zâtı iyice tanımadan kürsüye çıkmasına müsaade ettim. Aklıma kötü şeyler gelmedi. Bir araştırma, inceleme de yapamadım. Nereden bilecektim münafık olduğunu, koynunda haç taşıdığını? Ah, ah akılsız başım ah! Duvarlara vursam da nafile!
Göğüs kafesi daralıyor, havasız kalmış gibi boğuluyordu sanki. Kafasını iki eli arasına aldı. Bir çocuk gibi ağlamaya başladı. Evet bir çocuk gibi koca şair, edip ve ilim adamı çaresizdi.
Pişman olmamak için, yeter gafletten uyan!
Bâtılları bırakıp, sadece Hakk’a dayan!
DEVAMI YARIN

