Kaydet
a- | +A

Süleyman Çelebi, Aklı başından gitmiş, öyle fena olmuştu ki… Tir tir titrediğinin farkına yeni vardı. Hayret etti bu hâline.

Doğan’sın mütevâzı, alkışta yoktur gözün,

Ne söylesen yaparsın, namustur elbet sözün.

Uzun söze ne hacet, hizmettir işin özün.

Sen gelince zalimin, ötmez oldu borusu,

Duâlarım seninle, budur sözün doğrusu.

***

Süleyman Çelebi, son derece üzgün ve bitkin hâlde hane-i saadetine vardı. Her zaman olduğu gibi dış kapı tokmağını üç defa vurdu. Hiç sesini çıkarmadan evinin ışıkları yanan penceresine, oradan da isli tavana benzeyen gökyüzüne baktı. Üşüdü. Cübbesinin önünü ilikledi. Benzinin sararıp solduğunu, bedeninin buz gibi olduğunu hissediyordu. Aklı başından gitmiş, öyle fena olmuştu ki… Tir tir titrediğinin farkına yeni vardı. Hayret etti bu hâline. “Matlube’m beni böyle perişan görmemeli” diye mırıldandı. Metanetini topladı. Üstüne başına baktı. Yanlış iliklediğini fark ettiği düğmeleri çözerek yeniden düzgünce ilikledi. Tekrar sağını, solunu kontrol etti. Biricik refikasına karşı söyleyeceklerini düşünürken kapı açıldı.

Matlube Hanım, pürneşe görmeye alışık olduğu evinin erkeğini omuzları düşmüş, gözleri büzülmüş, rengi solmuş, çökmüş bir vaziyette görünce donakaldı. Ne diyeceğini şaşırdı. Öğlen evinden gülerek çıkan bu numune insan, gece yarısı bitmiş, tükenmiş olarak dönüyordu. “Acaba harp mi çıkmıştı? Padişah efendilerine mi bir şeyler olmuştu? Yoksa, yoksa Allah korusun, Doğan’ından kötü bir haber mi vardı?” Aklına ne geliyorsa hepsi de onu korkutmaya yetiyor ve artıyordu bile. Neden sonra yutkunarak; “Efendi” diyebildi. Daha ileri gidemeden susmayı tercih etti. Süleyman Çelebi de anlamıştı refikasının şaşkınlığını ve korktuğunu. Ama nereden, nasıl başlayacağını bilemiyordu. Zar zor;

- Selamün aleyküm, evimin sultanı.

Diyebildi. Cevabını beklemeden de, kendini toparlayarak açık kapıdan içeri girdi. Matlube Hanım, belli, belirsiz selâmını aldı. İdam hükmünü dinleyecek bir mücrim gibi korka korka peşinden kapıyı kapadı, kilitledi. Bir gölge gibi ardı sıra yürüdü.

Ne diyeceğini, ne yapacağını, bilemiyordu Süleyman Çelebi. Gözleri karardı, kulakları uğuldadı. Olduğu yere çöktü.

Matlube Hanım, alelacele bir şerbet yaparak kocacığına ikram etmek istedi. Mutfaktan alıp geldiğinde elinde olmadan odaya giremedi. Bir müddet kapı önünde bekledi. Yan gözle içeri bakınca yürekceğizi hop etti. Süleyman Çelebi, biricik hayat arkadaşı, sedirin dibine yığılıp kalmıştı. Dalgındı. Gözlerini sanki meçhul bir âleme dikmiş, şeyhiyle rabıta hâlinde olan derviş gibiydi. Acaba nasıl davranmalıydı ki onu, içinde bulunduğu bu ızdıraptan kurtarabilsin? Kendi mesut ve bahtiyarlığı, onun huzur ve saadetine bağlı değil miydi?

Dertlerim çok diye, ağlayıp durma!

Ağlatırsa Mevlâ’m yine güldürür.

Nice dertli kondu göçtü buradan,

Ağlatırsa Mevlâ’m yine güldürür.

Hakk’ın cemalini görmeyi dile,

Günlerini geçir Hakk’ın zikriyle,

Darlığa düşsen de, lütfeder yine,

Ağlatırsa Mevlâ’m yine güldürür.

DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...