“Osmanlı tokadı” olarak tarihe geçecek bu vuruşu öyle sertti ki, etrafta ne varsa zelzele olmuş gibi sallandı. Yoksa sallanan kendisi miydi?
Hakikatin önünde, bırakmalı inadı!
Pek çok çile çekse de, değişmemeli tadı,
Kendi layık değilse, ne yapar şanlı adı!
Karar ver yürüyelim, ben de er oğlu erim!
Korku nedir bilmeyen, yiğidim, Doğan Bey’im!
Fırsatı iyi kolla, denmesin sana ahmak!
Karışma hiç kimseye, sen kendi işine bak!
Tekrarlanan hatalar, canlara etmesin tak!
Zalimlere haddini, şimdiden göstereyim!
Zaferler seni bekler, aslansın Doğan Bey’im!
Fırsat uçan bir kuştur, tutulmaz yorulmadan,
Hiçbir iş yapmamalı, ehline sorulmadan!
Çok iyi pişmelisin, yanmadan, kavrulmadan!
Düşmana çelik bilek, bizeyse ağabeyim;
Geliyor at üstünde, kahraman DOĞAN BEY’İM!
***
KARINCA OLMAK...
“Nereye gitsem hep aynı şeyleri duyuyorum! Of of! Her taraf kan, gözyaşı ve ağıt!” diyerek sıktığı yumruğunu açtı, önündeki asırlık çınarın gövdesine bir şamar gibi vuruverdi. “Osmanlı tokadı” olarak tarihe geçecek bu vuruşu öyle sertti ki, etrafta ne varsa zelzele olmuş gibi sallandı. Yoksa sallanan kendisi miydi? Duvarlar üstüne üstüne yıkılıyor, dallar başına düşecekmiş ve yere kapaklanacakmış gibi oluyordu. Ya da ona öyle geliyordu. “Ne biçim dünya? Hani nerede insanlık?” dedi Doğan Bey. Aşılmaz zirveden yuvarlandığı dipsiz zifirî karanlık kuyu içerisinde boğulacakmış gibi hep başı dönüyor, göğsü daralıyor, ölecekmiş gibi işkence çekiyordu. Tarifsiz bir endişenin verdiği tedirginlikle biraz önce hırsla yumrukladığı çınara döndü, öfkeyle baktı. Görünen masum bir ağaç gövdesinden maada bir şey değildi. “Tövbe tövbe! Onun ne kabahati, ne suçu var?” dedi.
***
Bir çift göz, dipsiz karanlığı yoklarken korku ve tedirginlik dolu kâbustan bir “İMDAT!" yükseldi: “Lütfen! Ne olur, yardım edin!” diyen meçhul bir annenin sesi kafasında yankılanıyordu! Başını ne tarafa çevirse o taraftan yine aynı ses “Ne olur!” diye yalvarıyordu. Korkudan mı ne büyüyen gözleri bir şey görmüyordu. Yalnız görünen sadece ve sadece zifirî karanlık, duyulan ise kulaklarını tırmalayan o “imdat” sesiydi. Bursa sokaklarında duyduklarından kaçarcasına evine gitti, küpten aldığı bir maşrapa serin suyu dudaklarına götürdü lakin sayısız sabilerin susuzluktan öldüğü aklına gelince bu masum isteğinden vazgeçti: “Evladım! Yavrum susuzluktan yandı, kavruldu! Ey insanlık neredesin?" diyen çaresiz bir annenin feryadı kulaklarında yankılanıyordu.
Elinde olmadan buz gibi suyu kafasına boşalttı. "Belki içimdeki acıyı dindirir…" diye düşündü. Başka bir ana bir ümitle feryat ediyordu:
“Ne olursunuz! Yardım edin!”
Pek hislenmişti Doğan Bey! Sicim gibi gözyaşları yanaklarından süzülürken sırılsıklam ter içinde kalmıştı. Bir kapı gıcırtısıyla o tarafa başını çevirdi. Sütanacığının şefkatli bakışları, kâbustan kurtuluşun huzuru oldu o an. DEVAMI YARIN

