Osmanlıda yük olmak değil, faydalı olmak mühim bir hususiyet ve çok üstün bir meziyetti.
Kızcağızın eşkıya elinden kurtarılması için yaptığı planlar, bu hususta, âdeta diken üzerinde geçirdiği vakitler, çocuğun zarar görmeden ailesine teslim edilmesi, ana ve babasının ona duyduğu minnet, kendini faal ve faydalı hissettiriyor, medeni cesaretini artırıyordu.
Doğan, bu hadise sayesinde hayatın içine dâhil olduğunu sanacak ve mühim bir dönemin başlangıcı kabul edecekti. Bu muvaffakıyet; ailesine ve bütün Bursalılara ümit verdi, bir müjde olarak yansıdı, tanıdığı ve tanımadığı nice insanlardan pek çok da duâ almasına vesile oldu. Belki de memlekete yeni bir yiğit, genç bir kahraman bütün güzelliği ile saklandığı bulutların arkasından bir güneş gibi doğmuştu.
Osmanlıda yük olmak değil, faydalı olmak mühim bir hususiyet ve çok üstün bir meziyetti. O da yük alanlar arasına katılmak istiyordu.
Bu hadisenin üzerine hocası onu huzura kabul etmiş ve demiş ki:
“Evladım, böyle muvaffakiyetlerle sakın kendini ‘oldum, ben neymişim’ sanmayasın ha! Deniz yüzeyindeki dalgalar da durup dinlenmeden böyle mücadele ederler; oysa alt taraflar derin bir sukûnet içindedir. Dalgalar birbirleriyle çarpışır, çatışır, denklerini ararlar. Beyaz, hafif ve şen bir köpük onların degişken kenarlarını takip eder... İşte yaptığını da bu köpük gibi bir şey say! Cemiyet hayatının dışındaki böyle sathi, yani yüzeysel ve ferdi fedakârlıklar, bu deniz sarsıntılarının oynak yüzeyi gibi anında köpürür, parlar ve aynı hızla da sönüp kaybolurlar. Seninkisi de deniz üzerindeki tuzlu bir köpükten maada bir şey değil! Köpük gibi kabarcıklanır. Bu kabarcıklanma keyiflenmedir. Tadına bakmak için bu köpükten eline alan, kimi zaman bu kadar az şeyde bile bir parça acılık bulacaktır! Sen başkası değil kendin ol evladım!"
Süleyman Çelebi yanında geçirdiği vakitlerde memleket meselelerine vâkıf ve bir o kadar da âşık olmuştu. Hep ulvi meselelerle yoğruluyor, her geçen gün hissiyatı kabarıyordu. Din ve îmân gayreti, vatan muhabbetiyle çalışıyor, çabalıyordu. Öyle ki hem mânevîyat açısından, hem teknik bakımından birbirlerinden ayırt edilemez hâle gelmişti. Hiçbir şeyde bulamadığı tadı, lezzeti bu memleket meselesinde buluyor ve yaşadığı yüksek hissiyat, onu, hayatı boşa geçirmeme hususunda şuurlandırıyordu.
Hiç durma ara bul, sen de bir öksüz,
Yetimi atlama, sev gece gündüz,
En güzel ahlaktan, o ki büyük cüz.
Bir yetim, bir öksüz başını okşa;
Huzurlu, mesut ve bahtiyar yaşa…
***
ÜZÜNTÜ!..
Küçüklerin sağı solu belli olmuyordu. Bir gün camiden çıkmış, evine doğru yürürken biri peşi sıra: “Öksüz Doğan" diye bağırdı.
DEVAMI YARIN

