Kaydet
a- | +A

Erkara ne yapıp yapmış önce pederinin gönlünü almış, şehirdeki muhterem zevatın saraya kabulünü sağlamıştı. Kripto'nun keyfine diyecek yoktu.

Köpek, karanlıkta daha siyah görünüyor, yalnız gözleri, iki kızıl kor gibi yanıyordu. Yere koyulan kavurmaları iştahla, ağzını şapırdata, şapırdata yemeye başlarken, dilenci de yavaş yavaş keskin bıçağını kaldırdı. Köpek her şeyden habersiz ikram edilen ziyafeti bitirmeye çalışıyordu. Sahte dilenci, kafasına, boynuna baktı. En zayıf yerinin neresi olabileceğini hesapladı. Elindeki kamayı bütün kuvvetiyle, zavallı hayvanın böğrüne indirdi. Acı, dehşetli bir ses, gecenin karanlığını yırtarcasına tâ Kızıl Köşk'e kadar ulaştı. Ağaçların arasında can havliyle döndü, durdu bir müddet. Sonra da sendeleyerek, çalıların üzerine düşüverdi boylu boyunca.

Eli ayağı kanlar içindeki adam, eğilip hayvana baktı. Ayakları hâlâ titriyordu. Yarı açık ağzından dili sarkmıştı. “Ahbaplığımız buraya kadardı arkadaş!” diyerek yürüdü.

Kötülüklerden kaç, verme hiç değer,

Desinler sana bir er oğlu er,

Elin kapısını çalarsan eğer,

El de senin kapın çalar demişler.

Sözünü uzatan, sürçer, gaf eder,

Kıymetli vaktini hep israf eder,

Hem de çok yanılır, çok günah işler,

Fazla söz yalansız olmaz demişler.

Erkara ne yapıp yapmış önce pederinin gönlünü almış, şehirdeki muhterem zevatın saraya kabulünü sağlamıştı. Kripto, Hurufi ve arkadaşlarının keyfine diyecek yoktu. Her ne kadar padişahın emniyet tedbirleri canlarını sıkmışsa da, kendilerinden şüphelenilmediğini anlayınca rahat bir nefes almışlar, yapacaklarını daha sinsi devam ettirmeye başlamışlardı. “İyi de oldu. Gevşeklik yapmayız artık” diyordu Kripto.

Bursa’da olup biten hadiseler, memleketlerinde dilden dile abartılarak konuşuluyordu. Sözüne itibar edilir muhbirler zamanında haberleri götürüp, getiriyor, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmıyorlardı. Şimdiden "azizleşmiş" bu insanların isimleri çocuklarına ad olarak konuyor, hatıraları yaşatılmaya çalışılıyordu.

İşte beklenen gün gelip çatmıştı. Yıldırım Beyazıd Han, aziz misafirlerine ziyafet veriyordu. Yemekler yenmiş, şerbetler içilmiş, akşam namazı cemaatle kılınmıştı.

Dolunay, mor bir gündüz gibi ortalığı parlatıyor, bülbül seslerinin uzaklardan gelen ahengi, bir bahar meltemi gibi kulakları okşuyordu. Sarayın geniş sofasına yumuşak kaz tüyü şilteler serilmiş, havuza açılan kapının karşısına denk gelen duvar önüne, düzgün sıra hâlinde birkaç sedef kakmalı, ceviz rahle konmuştu.

Davetliler, hizmet eden saray vazifelilerinden başka otuz üç kişiydi. Hepsi de meşhur hoca, hafız ve âlim zâtlardı. Başlarına ulemâ sınıfından olduklarını gösteren büyük kavuklar, sırtlarına da muhtelif renk ve desende cübbeler giymişlerdi. Temiz, yeni kıyafetler içindeki bu seçilmiş zevat, salona oldukça uyumluydu.

Hiçbir terslik, noksanlık göze çarpmıyordu. Bir köşede şal desenli ipek örtülmüş masa ve üzerinde renkli şişelerde çeşitli şerbetler, kristal bardaklar, ince bir tülbentle kapatılmış tabak tabak şekerler ve tatlılar vardı.

DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...