Kaydet
a- | +A

Süleyman Çelebi, açık olan pencereden başını uzattı, sokağın derinliğine doğru baktı. Biraz ileride nazlı bir gelin gibi Ulucâmi-i Şerif duruyordu.

Ruhunun karanlıklarındaki dinmez fırtınaların dalgalarında boğulmak istemiyordu bu sahte dilenci. Temel taşları hâlâ duran eski bir evin içinde dolaştı. Sonra da bir sokağa girdi. Köpeğin peşinden gelmediğini fark edince de; “Arap! Arap!” diye seslendi. İri yarı kara köpek, önce kulaklarını dikti, sonra da havlayarak peşinden koşmaya başladı.

“Arap! Arap!” sesiyle dalgınlığından uyandı Doğan Bey. “Bu ne biçim lakırtıydı?” dedi. Karmakarışık kafası, iyice karışmış, âsâbı hepten bozulmuştu. İç âlemindeki fırtınalarla boğuşurken bir de bu çıkmıştı karşısına “Arap!.. Arap!..” Bir kara köpeğin bu isimle çağrılmasını ilk defa duyuyordu. Hocası Emir Sultan geldi aklına. “Duysa ne kadar mahcup olur, üzülürdü. Aman Allah’ım” derken utandı. Mahcup vaziyette dudaklarını ısırdı.

Acı suyu içilmez,

Pınarlara benzeme!

Üzerinden geçilmez,

Sarp dağlara benzeme!

Küfrü her gün gelişen,

Sözleriyle çelişen,

Dünya peşine düşen,

Ahmaklara benzeme!

Durup aniden coşan,

Engel demeyip aşan,

Bendini delip taşan,

Nehirlere benzeme!

Her tarafı bozulan,

Kiliseye yazılan,

Duvarına kazılan,

Yazılara benzeme!

Doğan, mazluma çöken,

Herkese dudak büken,

Çevreyi kırıp döken,

Zorbalara benzeme!

***

Süleyman Çelebi, açık olan pencereden başını uzattı, sokağın derinliğine doğru baktı. Biraz ileride nazlı bir gelin gibi Ulucâmi-i Şerif duruyordu. Yıldırım Han bu mübarek yerin başimâmlık vazifesini vermekle kendisine ne kadar itimat etmişti. Sahip olduğu nimetleri bir daha düşündü. Rabbine, celle celâlüh şükretti. Sokakta iki küçük ve peşlerinde koşan köpekten başka bir şey göremedi. Sonra dönüp pencereyi kapatırken evin sultanı Matlube Hanım’ın sesini duydu.

- Aman efendim, zahmet etmeyiniz.

- Zahmet mi olurmuş evimin gülü, gönlümün sultanı?

- Estağfirullah efendim! Pek mahcup oluyorum öyle hitap edince! Siz ilimden, irfandan beri kalmayın! Bendeniz kapatırdım. Biraz hava değişsin diye açmıştım.

- !!!

Matlube Hanımefendi, beklemeden çalışma masasının tozunu aldı. Kalemlik, hokka, divit ve muhtelif ebatlardaki kamış çubukları boy boy sıraladı, göze hoş görünecek şekilde dizdi. Kütüphaneden bir şeyler arayan kocasının yanına gitti.

Süleyman Çelebi, yanına gelen hayat arkadaşına tebessüm ederek baktı ve yazdığı son şiirlerini göstermeye başladı. Sanat değerlerini, yazılış tekniğini ve tarihlerini, Ulu Osmanlı memalikinde daha nice sanatkârların olduğunu, bundan sonra da olacağını üşenmeden anlattı. O da her zaman olduğu gibi merakla ve heyecanla dinledi efendisini. Sonra da bir yolunu bulup mutfaktan bir tabak dolusu yıkanmış, kabukları soyulmuş meyve getirdi. Çalışma masasının yanı başına koyuverdi. Süleyman Çelebi elinden tuttu. Şefkatle baktı hayat arkadaşına.

- Matlubem, Sultan’ım, gel hele şöyle.

- Buyur bey. Bugün neşeli gördüm sizi.

DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...