Aklına ne geldiyse bu sefer de yürümekten vazgeçip olduğu yere oturdu Doğan Bey. Karşısında bir yıldız gibi parıldayan Gülşah’a gözlerini dikti.
Karanlık bir dehliz içinde kapkara bir hayalet gibi yürüdü. Rüzgârda sallanan dalların çıkarmış olduğu takırtıları dinleyerek, bir selvinin uzun gölgesinden çıkmadan yürüdü Doğan Bey. Gölge de, yol da bitmişti. Yosun kokan, serin bir rüzgâr yüzüne çarptı. Uykudan yeni uyanmış gibi başını kaldırdı, gözlerini kısarak boşluğa, oradan da çok uzaklara baktı.
Nereye gitse bu sefil adam yakasını bırakmayacaktı. Aklına ne geldiyse bu sefer de yürümekten vazgeçip olduğu yere oturdu. Karşısında kocaman bir yıldız gibi parıldayan Gülşah’a gözlerini dikti. Bu ışık gözlerinde büyüyor, altın bir tepsi gibi kızarıyor, tatlı, baygın aydınlığı, taş kesilmiş katı kalbini yavaş yavaş ısıtıyor, eritiyordu.
Söyle ey garip bülbül!
Çaresiz derdin mi var?
Feryat etme, biraz gül!
Hak diyen virdin mi var?
Gezdin garip illerde,
Destan oldun dillerde,
Ne ararsın güllerde?
Söylenmez derdin mi var?
Şaşırdım buna ben de,
Bir tuhaflık var sende,
Gülün mü yok bahçende?
Hepten boş yurdun mu var?
***
TUHAF LAKIRTILAR!..
Bir viraneden kulakları parçalayacak derecede şiddetli gürültü yükseliyordu. Mahallenin çocukları sahiciymiş gibi öyle oyuna dalmışlar ki etraflarını görecek hâlleri yoktu. Kripto’nun adamlarından zayıf dilenci kılığında olanı, yanındaki kömür gibi siyah bir köpekle put gibi durmuş, hayran hayran çocukları seyrediyordu. Bu arada köpek, gizli bir emir almış gibi etrafı kolaçan ederek, döndü, dolaştı dilencinin yanına geldi. Yırtık paçalarını koklayarak arka ayaklarının üzerine oturdu.
Tanımadıkları, acınacak hâldeki bu fukarayı gören ufaklıklar, oyunu bırakıp köpekle dilenciyi seyre daldılar. Elebaşı olanlardan biri koşarak yanına geldi. Diğerleri de onu takip etti. Ceplerinden çıkardıkları akçeleri, yiyecekleri cömertçe önüne koydular. Çocuklardan bazıları gözleri cam gibi parlayan kocaman kara köpeği seviyordu. Bir müddet öylece baktı. Aklına bir cinlik gelmişti;
- Güzel balalar bunları alamam.
- Niçin?
- Size kıyamam canlarım.
Diyebildi. Çocukların gözünde bu sefil dilenci kahraman oluvermişti birdenbire. Maksadı da buydu zaten. Elini vicdanına koyduğunda duyduğu hakikat ise kendini deli ediyordu. Bir avuç yavrunun saf, temiz, kirlenmemiş dünyaları onu hipnotize etmişti âdeta. Bu masumların her biri büyüyor, büyüyor devleşiyordu önünde. O kadar muhteşem, o kadar iriydiler ki… Neredeyse viraneyi doldurmuş Bursa’ya taşmışlardı. Ağızlarından çıkan kelimeler sanki birer ok olup yüreğine saplanıyor, mini mini tüysüz elleri demir pençe oluyor yüzünü gözünü tırmalıyordu. Lisan-ı hâl ile sanki ona; “Susuyorsun karşımızda hain dilenci! Sen bizim saf dünyamızı çekemiyorsun! Gördün ki bu memleketin yalnız küçükleri bile çok güzel şeyler düşünüyor!” diyorlardı ona. Güneşten parlak, sevgi dolu bu gülen gözleri, aslandan kuvvetli küçük kalpleri hiç unutamayacaktı. “Buraların beyi, efendisi, kralı ve her şeyi olmaya çoktan layıktılar bunlar…” diye mırıldandı sahte dilenci. DEVAMI YARIN

