Kaydet
a- | +A

"Nasıl söylenir bilmem ama bir tuhaf hâlin var Gülşah. Pek dalgınsın!.. Hadi deyiver. Yoksa âşık mısın gı? Ben senin sırdaşın değil miyim?"

Dürdane’nin gözü hep Gülşah’ın üzerindeydi. Alışık olmadığı garip hâlleri dikkatinden kaçmıyordu.

- Gülşah'cığım ne oldu sana? Hasta mısın yoksa?

- Yo…

- Başın önde hep. Nasıl söylenir bilmem ama bir tuhaf hâlin var. Pek dalgınsın!..

- O da nereden çıktı?

- Hadi deyiver. Yoksa âşık mısın gı? Ben senin sırdaşın değil miyim?

- Sırdaşım, canım, yoldaşımsın lakin…

- Lakini falan yok. Gülü dalında koklamak, koparmaya çalışıp sonra vazgeçmek… Ne bileyim sevdalılık alameti gibi geldi bana.

İki arkadaşın fiskos konuşmasını merak eden diğer kızlar da toplandı başlarına. Biri hemen lafa karıştı;

- Güneş, masmavi gökyüzü, güller, çiçekler, ötüşen kuşlar hep birlikte ne diyor biliyor musunuz kızlar?

Bir başkası cevabı yapıştırıverdi yarı şakayla;

- Hayat, yaşamak, her şeye rağmen çok güzel diyorlar...

Kızlardan bir başkası arkadaşının lafını kesti;

- Doğan Bey’imizle birlikte olursa daha güzel olur.

Gülşah, sağından, solundan kulağına gelen laflara, sevgili arkadaşlarının elini kolunu çimdiklemelerine, eteğini, üstünü başını çekiştirmelerine aldırmıyordu. O, azgın fırtınalarla boğuşan zihnini, hayallerinin ılık limanlarında demirlemiş gibiydi.

Demek oluyordu ki; Güneş kadar sıcak, gece kadar derin olan Doğan’a karşı bu tutkunluğunu duymayan kalmamıştı. Çocukluğundan beri tanıdığı Doğan’ın yakışıklılığına bir diyecek yoktu elbette. Ama o, daha ziyade sağlam karakterine, dürüst ve mert oluşuna, olduğu gibi görünüp, göründüğü gibi olmasına âşıktı. Evet sevdalıydı ve bunu gizlemeyi de beceremiyordu.

Hep bir şeyler olacak diye bekleyerek yaşıyordu; sabırsızdı; kalbinden gelecek bir şeyi, muhabbeti veya dışarıdan gelecek bir şeyi, talihini, sevineceği bir haberi bekliyordu, sanki o tükenmeyen yaşlarını çoktan geride bırakmamış gibi.

Bu tatlı hayallerinden, bahçe duvarı dışından gelen bir gürültüyle uyandı. Kızlar da gayr-i ihtiyari, sesin geldiği tarafa baktılar. Kara yontma taşlarla ayrılmış komşu bahçenin bir duvarına dayalı tahtalar devrilmişti. Bey oğlu olduğuna inanamayacakları biri, bön bön kendilerine bakıyordu. Kumral saçları rüzgârda dalgalanan, şaşkınlıktan küçük gözleri bir daha küçülen, yumruk yemiş, ezilmiş, yamuk yumuk burnu ile oldukça sevimsizleşen bu adam Erkara’dan başkası değildi.

Birkaç kere yoluna çıkmasından dolayı Gülşah, ne istediğini gayet iyi biliyor, bir fitneye sebep olmamak için de kimseye derdini açmıyordu. Ama şimdi saklanacak bir tarafı kalmamış, sır olmaktan çıkmıştı. Edepsiz olduğu kadar, kabalığı da nefret etmesine yetiyordu. “Hâlâ tahtaların arasından bakıyor, kaçmaya da ihtiyaç duymuyor terbiyesiz” dedi içinden ve sonra da koşarak evin yolunu tuttu. Diğerleri de onu takip etti.

Haince ve sinsice bir müddet kızların peşinden bakan Erkara, elindeki gülü kızların peşinden fırlatarak, bulunduğu yüksek duvardan aşağıya atladı.

Toprak zemine hızla çarpmanın çıkardığı ses, oradan geçmekte olan Doğan’ın atını ürküttü.

DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...