"Kara yüzlü, kara ruhlu Erkara! Bir yiğide, onun bunun duvarı üzerinde gezmek yakışır mı?"
Bir anda ne olduğunu anlamayan Doğan Bey, Erkara’yı karşısında görünce şaşırdı. Gayriihtiyarı şimşekler çaktı kafasında. Sabredecek hâli de kalmamıştı zaten. Çevik bir hareketle önüne atladı.
- Kara yüzlü, kara ruhlu Erkara! Bir yiğide, onun bunun duvarı üzerinde gezmek yakışır mı?
- Çekil önümden Doğan!.. Yoksa!..
- Yoksa, ne olurmuş?
- !!!
Erkara, pabucun pahalı olduğunu düşünerek cevap vermedi. Koşar adımlarla oradan uzaklaştı. Doğan Bey arkasından yüksek sesle;
- Erkara! Erkara! Sana sesleniyorum! Bizim törelerimizde bacadan girmek, duvarlardan atlamak, hele hele ardına bakmadan kaçmak yoktur! Yiğidin gizlisi saklısı da olmaz!.. Mert ol mert!..
Diye haykırdı duyabileceği şekilde. Güzel zeytuni gözleri çerçevesinden fırlamış gibiydi. Hırsından burnundan soluyordu. Doğan Bey fena bozulmuştu, kendinde değildi. Edepsiz Erkara’nın çekip gidişine bakakaldı. Sokağın taş zemininde gittikçe uzaklaşan adımlarını işitirken;
“Osmanlı’nın yüz karası tuhaf adam! Âdeta muamma!” dedi, yere tükürdü.
“Ah Erkara! ‘Er’i’ ayırdığımda geriye yalnız ‘kara’ kalıyor. Peki kara ne demek? Hüzün, muhabbetsizlik, ümitsizlik demek. Kaldır at, bütün kötü şeylerin rengi değil mi?” dedi, bir daha tükürdü tozlu yola. Onun zihnini meşgul etmesine tahammül edemiyordu. Daha devam edemedi. “Karanın tersi ak…” dedi, sustu. Akı anlatmaya söylenecek sözü kalmamıştı sanki. Doluya koysaydı almazdı, boşa koysaydı dolmazdı diye düşünüyordu. Kısa bir süreliğine zihni, dimağı donup öylesine kalmış olmalıydı ki ne düşündüğünü bile unuttu.
Neden sonra dudaklarından belli belirsiz bir fısıltı gibi şu kelimeler döküldü:
“Ak renginin ne demek olduğunu izah etmeyecek misin Doğan?” Sağa sola bakındı Doğan Bey; “Bilemiyorum…” dedi, kafası karışmış bir hâlde semayı seyre daldı. Başına değen tomurcuk dolu dalı yakaladı eliyle, derin derin kokladı. Tuttuğu dalın kimin bahçesinden uzandığını, bulunduğu yeri anlamaya çalıştı. O anda aklına gelen ile gözlerine yansıdığını düşündüğü o ışıltıyı, Gülşah’ın da görebilmesini çok isterdi.
Doğan Bey, sıkıntısını, üzüntüsünü azaltmak için olsa gerek, yalnız başına tozlu sokaklara daldı. Daha dik olan bir yola girdi. Yürüdü… yürüdü… Başı kabak gibi şişmiş, kalbi taş kesilmiş gibiydi. Göğsünde, olanca şiddetiyle ağırlığını ve acısını hissediyordu. Koyu dut dallarının gölgelediği daha karanlık bir sokağa yöneldi. İçinde bulunduğu kötü ruh hâlinden uzaklaşmak, çevresinden hepten kopup saklanmak, hülasa; kimselere görünmek istemiyordu. DEVAMI YARIN

