Bu, bir, muvaffakiyetin zirvesindeyken düşmenin, kaybetmenin azap, elem, işkence, intikam destanıydı. Ne kadar sürdü kimse anlayamadı.
Erkara, bulunduğu yerden hamle yaptı. Gelip Hurufi’nin dizi dibine oturuverdi. Palabıyık da ilk defa tanıştığı bu "mübarek" zâtın anlattıklarını kaçırmak istemiyordu. Aynı hareketi taklit edip o da ihtiyarın yanına iyice sokuldu.
- Anlat muhterem efendim. Hele bir anlat elini, ayağını öpeyim. Temur kelimesi neden ah çektirdi?
Dedi Erkara. Gün görmüş ihtiyar Hurufi, çok müthiş rol yapıyor, kedinin fareyi tetiklemesi gibi muhataplarıyla oynuyordu. Aklına bir hinlik gelince elinde olmadan gülerdi. Yine öyle oldu. Lakin gülünecek yer değildi. Hislerine hâkim olmalıydı. Kurumuş, kalın damarları çıkmış ellerini yüzüne kapattı. Böylece hem yüzündeki ifadeleri gizlemiş, hem de ağlıyormuş gibi görünmüş olacaktı. Oyun tuttu. Hatta Palabıyık, Erkara’ya eğilerek;
- Muhteremi kederlendirdin. Yaptığını beğendin mi?
Diye çıkıştı. Öyle etkilenmişti ki arkadaşını incitmekten çekinmedi bile. Büyük bir mevtanın matemini tutar gibi herkes bir müddet süklüm, püklüm bekledi öylece.
İhtiyar Hurufi yeniden toparlandı. Burnunu çekti. Gözlerini kuruladı. Ayaklarını uzatıp uzatıp çekti. Bağdaş kurdu. Uzun vişne ağacından yapılmış âsâsını dizlerinin altına sakladı, sahte hâllerini gizlemeye çalıştı. Soluk mavi gözlerini oradakilerin bakışları üzerine dikti. Birer Buda heykeli gibi hareketsiz duran bu kendine inanmışlara baktı, baktı… Sonra Erkara’nın omzundan tuttu. Palabıyık’a döndü;
- Anlatayım…
Dedi. Tekrar etrafına göz gezdirdi ve devam etti.
- Ben şimdi altmışımı geçiyorum. O vakit pek gençtim. Tuttuğunu koparan, attığını vuran ve nice molla geçinenleri, talebeleri önünde mat eden, etrafına huzur saçan, ilim ehli âlim biriydim. Tâ ki onu görene kadar.
- !!!..
- Kendisi hiçbir erkeğe benzemezdi.
- Ya neye benzerdi efendim?
- O bir ayağı kırık kelbe benzerdi.
Hayretten nefes almıyorlardı. Geçmişi seven ve bütün harikaları mazide sanan, eskiyi kutsallaştıran her ihtiyar gibi hikâyesine başladı. Bu, bir, muvaffakiyetin zirvesindeyken düşmenin, kaybetmenin azap, elem, işkence, intikam destanıydı. Ne kadar sürdü kimse anlayamadı. Ara sıra göz kapaklarına mâni olamasa da hilekârlığına diyecek bir şey yoktu. İhtiyar Hurufi, Temur dediği Timur Han’ın yaptıklarını anlatırken, kin ve nefretten dudakları titriyor, gözleri yuvasından çıkacakmış gibi büyüyordu. Herkes de bu nefretin havasına kapılmıştı. Dinleyenler ona bu gece bir daha meftun oldular. Konuşurken ihtiyar, bazen heyecana kapılıyor, bazen kederleniyor, unutulmamış bir elemin, ölen sevdiğinin, kaybolan servet ve debdebe yasının gölgesi, yüzünü karartıyordu.
Temur Hanın, yüzlerce yetişmiş adamlarını dağıtmasını anlatırken kendini tutamadı. Gözlerinden sicim gibi yaşlar boşandı. Yüreği sanki ağzına gelmişti. Hıçkırıyor, ah, of çekiyor, başını duvarlara çalıyordu.
Kripto, daha fazla dayanamadı. Âdeta oturanları yararak Hurufi’nin yanına geldi, diz çöktü.
- Yarın işimiz çok efendim. Kendinizi böyle harap etmeyiniz. Lütfen istirahat ediniz. Bir başka gün devam edersiniz. Daha çok gecelerimiz olacak.
Deyip oradakilere döndü. Müsaade istedi. DEVAMI YARIN

