Kaydet
a- | +A

Süleyman Çelebi'nin, konuşacak mecali, söyleyecek lafı kalmamıştı. Kurumuş, taneleri çıkarılmış haşhaş kapsülü gibiydi. Ne yapsaydı acaba?

Yerde kalmaz elbet zulüm,

Ciğerimiz dilim dilim,

Her planı bozar ölüm,

Ecel başa gelir bir gün!

***

Süleyman Çelebi, Matlube Hanım’ın ikazıyla aklı başına geldi. Bugünün cumâ olduğunu unutmamıştı amma, bir şeyler de hazırlayamamıştı. Konuşacak mecali, söyleyecek lafı kalmamıştı. Kurumuş, taneleri çıkarılmış haşhaş kapsülü gibiydi. Ne yapsaydı acaba? Altı gündür mahpus olduğu bu odacığından, milletin karşısına ne yüzle çıkacaktı?

Bir hafta boyunca hep bu cumâ hutbesine hazırlanmış durmuştu. Lakin bir arpa boyu yol alamamıştı. Kendini, suyu çekilmiş göle benzetiyordu. Ne şiirler yazmış, ne hikmetli lafları kaleme almıştı. Şimdiyse kelimenin tam mânâsıyla tamtakırdı.

Sabahleyin uyanınca akşamdan kalan, pembe bir çarşaf kadar geniş kâğıtlara yazdıklarını, bir daha okudu. Hissiyatını tam anlatabileceği bir şeyler bulamadı. Öyle bir şeyler yazmalıydı ki kıyamete kadar ümmet-i Muhammed’in dilinden düşmemeliydi. Allahü teâlâ izin verirse mutlaka bunu yapacaktı. Başka türlü rahat yüzü göremeyecekti yoksa.

Matlube Hanım, kahvaltının hazır olduğunu haber vermeye gelmişti. Çelebisinin rengini soluk görünce;

- Bey, kendini iyi hissetmiyorsan Emîr Sultan Efendimize haber vereyim.

- !!!

Bir müddet düşündü Süleyman Çelebi.

- Hay Allah iyiliğini versin Sultan’ım. Şimdiye kadar niye akıl edemedik ki?

- İsterseniz, hemen giderim. Hem bu vesileyle Hundi Sultan’ımızın mübarek cumâ bayramlarını da tebrik etmiş olurum. Hı, ne dersiniz efendi?

Kemale ermiş gibi,

Hakikat aranmalı.

Susamış derviş gibi,

Hakikat aranmalı.

Emîr Sultan, memnuniyetle kabul etmişti. Hatta bu cumâ için kendisi de aynı şeyi düşünmüş, hazırlık bile yapmıştı. Matlube Hanım’la selamını gönderdi ve rahat olmasını istedi...

Süleyman Çelebi, bir haftadan beri ilk defa dışarı çıkıyordu. Mermer eşiği aşınca gözleri kamaştı. Ne çabuk gelivermişti güz. Durdu etrafa baktı. Her taraf sarı, turuncu gazellerle dolmuştu. At kestanelerinin yol boyunca sıralandığı Ulucâmi’ye açılan sokak, hâlâ tenhaydı. Sonbahar rüzgârında sallanan dallar, evlerin pencerelerine, serçelerin oynaştığı yosun tutmuş çatılarına sürtüyor, yaprakların dökülmesini hızlandırıyordu. Durmadı. Dökülen gazellerin oluşturduğu yumuşak yastık gibi sokaktan, başı önde yürüdü.

Hanesinden cumâ namazı için çıkan beli bükük bir ihtiyar, elinden tuttuğu torununa nasıl namaz kılınacağını anlatmaya çalışıyordu. Tebessüm etti. “Din nasihattir” hadîs-i şerifini hatırladı. Yapılan yanlışlıkların, bozuk düşünce ve itikatların düzeltilmesi vaaz, nasihat ve sohbetlerle mümkündü. İçinden Allahü teâlâya yalvardı. Yıldırım Han’ın kendine emanet ettiği bu mübarek mabedin kürsüsünden o alçak, şerefsiz, nankör duygu fukarası, edepsize haddini bildirebilme gücü kuvveti, sabrı, sebatı istedi. Elinde olmadan kalbi acıdı. Söyleyecek çok şey biliyor, fakat bir araya getirip beceremiyordu nedense. Bu tıkanıklığını bir atlatabilseydi. Gözleri kararıyor, kulakları uğulduyordu. Yine kafası karışmıştı. Bir türlü sıhhatli düşünemiyordu. DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...

Haber Asistanı

Son 30 günün haberleri
📰

Türkiye Gazetesi Haber Asistanına Hoş Geldiniz!

Son 30 güne ait haberleri, spor gelişmelerini veya yazar yazılarını sorgulayabilirsiniz.