İş dünyasında çoklu kişilik bozukluğu artık psikiyatrik bir vaka olmaktan çıktı, CV'ye yazılacak bir "yetkinlik" hâline geldi. Çünkü ofisin astını üstüne getiren hiyerarşik yapılanma, çalışanlara her mevki için farklı bir kimlik ve davranış modeli atıyor.
Özellikle iş dünyasının üç harfli modern gladyatörlerine biçilen roller tam bir trajikomedi: Bir yandan acımasız bir rekabet arenasında hayatta kalacaklar. Bir yandan da empati şampiyonu olacaklar.
Hikâye tam olarak şu şekilde ilerliyor.
Önce şirketin verimini artırmak için, bütün çalışanlar performans değerlendirme kriterleriyle excel tablolarında hizaya sokuluyor. Sonra yöneticiye yazılı olmayan bazı kurallar dikte ediliyor:
Hedefi tutturamayana acımayacaksın! Kimsenin gözünün yaşına bakmayacaksın! Kurum menfaatlerini kişisel menfaatlerin önünde tutacaksın!
Yönetici bu sorumlulukla birlikte stres yükleniyor. Hedefleri tutturmak için tuttuğunu koparma derdine düşüyor. Sonra bir çalışana ters bakınca hop, hemen takvimine bir eğitim atanıyor.
Çalışanlarla nasıl empati kurulur? Etkin dinlemenin on altın kuralı, motivasyon kazandırmanın beş baba kuramı vs.
Yani yöneticiden bir yandan maksimum verim ve kâr bekleniyor. Bir yandan da çalışanlara karşı alabildiğine anlayışlı ve nazik olmaları gerektiği öğütleniyor. Hâl böyle olunca da ortaya karışık bir yönetim yaklaşımı çıkıyor.
Çalışma ortamında demokratik ve anlayışlı bir iklim oluşturmak elbette önemli. Ama yöneticiye “Anlayışlı ol, çalışanlara iyi davran” falan deyip, sonra performans hedeflerini tutturamayanı hırpalarsan olmaz.
Yani anlayışlı olacaksak hep birlikte olalım...
Eğitim atamak mı fırça atmak mı?
Çalışma hayatı her zaman kolay değildir. İnsan bunalır, sıkılır ve bazen işini aksatır. Bu tür durumlarda birisinin çıkıp bu çalışana, “Kendine gel, tatil köyünde değiliz” demesi gerekir. Hemen bir toplantı set edip, motor yağını kontrol eder gibi içsel motivasyon haznesine çubuk sallamaya gerek yok yani.
Bir çalışan işini aksatıyorsa olay basit. Uyarırsınız ve hayatınıza devam edersiniz. Konuyu doktora tezi kıvamına getirip, kurumsal aidiyetin on altın kuralına bağlamanın âlemi var mı?
Şirkette birisi işe geç kalıyor. Bu problemi çözmek için üç kişi mesai yapıyor. Hiç rasyonel değil bence. Çalışanın geç kalmaya devam etmesi, ekonomik olarak daha sürdürülebilir bir durum hatta.
Esnaf bu işin kısa yolunu bulmuş ve gayet de başarılı bir model uygulanıyor aslında. Birisi işe geç mi kaldı? Patron “Zaman yönetimi eğitimi” atamak yerine sağlam bir fırça atıyor. Olay çözülüyor. Bazen çalışana haddini bildirmek, etkin geri bildirim vermekten daha iyi çalışıyor yani.
Veya şöyle söyleyelim: İyi niyetle kavga etmek, kötü niyetle uzlaşmaktan daha etkili olabiliyor...
Kendini gerçekleştiren yönetici
Geçenlerde yöneticiler için oluşturulan bir “Kendini gerçekleştirme” eğitimi gördüm. İyi de yönetici kendisine verilen hedefleri mi gerçekleştirecek, kendisini mi? İkisini birden yapması beklenirse, ortaya bir cyborg çıkar.
Yarı hedef robotu, yarı zen ustası...
Peki bu çalışma ortamında kendini gerçekleştirmek mümkün mü?
Son sürat giden bir arabayı seyir hâlinde tamir etmek ne kadar mümkünse, neoliberal kapitalizmin hız treninde kendini gerçekleştirmek de o kadar mümkün.
Birbirimizi kandırmayalım lütfen!

