Kişisel gelişim guruları şifa için kendi kendine terapi seansları yazıyor bugünlerde. Özendim, bir tane de ben yazayım dedim. En etkili sonuçlar için ayna karşısında uygulayabilirsiniz. Şifa olsun.
***
Sevgili kendim! Gözlerime bak ve beni iyi dinle!
Böbreğin kimseye şikâyet etmeden mesaisine devam ediyor. Günde onlarca kez kanını süzüyor, ayıklıyor, arıtıyor. Kalbin ömürlük bir mukaveleye imza atmış gibi, gece gündüz demeden aynı ritmi tutturuyor. Güneş, her gün aynı saatte işbaşında. Ağaç, kimsenin görmediği bir yerde köklerini karanlığa salıyor, gövdesini ışığa uzatıyor. Yaprak sessiz sedasız bir fabrika işletiyor.
Yani devasa bir sistemin çarkları fasılasız dönüyor. Herkes vazifesinin başında, herkes yerli yerinde. Bir nizam, bir edep, bir ahenk... Ve tam bu muhteşem ahengin ortasında, sen aynanın karşısına geçip göğsünü gere gere nara atıyorsun:
"Ben özgür bir bireyim. Kimse bana ne yapmam gerektiğini söyleyemez!"
Hey koçum! Yürü be! Kim tutar seni!
Ama sana küçük bir hatırlatma yapayım: Sen "bana kimse emir veremez" diye naralar atarken, böbreğin çalışmaya devam ediyor. Kalbin, bu cümleyi kurabilesin diye kan pompalıyor. Ciğerin, "özgürüm" diyebilesin diye hava veriyor.
Yani hürriyet ilanını bile, emir dinleyen bir ordunun omuzlarında okuyorsun. Şimdi yürü de endamını görelim.
Soğumuş kahve
Kahve menülerine şöyle bir göz atın: Sıcak kahvenin tutkulu bir duruşu vardır. Sabırlı, temkinli, yavaş bir içim eşliğinde odaklanma vadeder.
Soğuk kahvenin ise kendine has, keskin bir karizması vardır. Buzların tıkırtısını duyar, serinletici ferahlığını damağınızda hissedersiniz.
Bir de menülerde bulunmayan, hiç sipariş edilmeyen bir kahve vardır: Soğumuş kahve... Sıcağın tutkusuna yetişememiş, soğuğun keskinliğine cesaret edememiş bu kahveden bir yudum alınır, yüz buruşturulur ve sessizce lavaboya dökülür.
İnsanın da sıcağı, soğuğu vardır. Kimine samimiyet çok yakışır, kimine mesafeli olmak. Mizacına uygun olduğu sürece, sıcaklık da soğukluk da kendi iklimine has bir şahsiyet inşa eder.
Oysa arada kalmak, soğumuş kahveden farksızdır. Herkesi memnun etmeye, her rüzgâra yelken açmaya çalışan birisi, hiç kimseye dokunamaz. Her ortama biraz uyar belki, ama hiçbir kalbe tam anlamıyla ait olamaz.
O yüzden sıcak olun, soğuk olun, hatta acı olun ama bir tadınız olsun. Herkes sevmeyebilir. Zaten soğuk kahveyi de herkes sevmiyor. Yeter ki masanın kenarında unutulan, yarısı içilmiş, kime ait olduğu bilinmeyen soğumuş kahve olmayın.
Menü alabilir miyim?
Bugünlerde bir şey yemeye gittiğimde masaya yerleşip garsonu çağırıyorum ve “Menü alabilir miyim?” diye soruyorum. Garson cevap vermiyor. Elini kaldırıyor ve masanın kenarındaki peçeteliği gösteriyor.
Dönüp bakıyorum. Peçeteliğin yan yüzeyine yapıştırılmış, kenarları hafif kalkmış, üzerinde geçen yılki bir kampanyanın hayaleti gibi duran bir kare kodla göz göze geliyorum.
Telefonu cebimden çıkarıp kamerayı açıyorum. Genelde önce restoranın tavan ışığında kendi çene altımı görüyorum. Sonra kamerayı düzeltip linke tıklıyorum. Açılan sayfada aç karnına bir veri politikası müzakeresine oturuyorum ve daha masaya ekmek sepeti gelmeden hayatımın bir bölümünü satıyorum.
Sonra A3 boyutunda tasarlanmış menüde zoom yaparak çorbalar bölümünü bulmaya çalışıyorum. Ekran kararıyor ve parmak izimle yeniden açıyorum. Arada gelen bildirimleri okuyorum. Kebaplara bakarken aklıma biraz önce göz göze geldiğim gıdığım geliyor ve iştahım kaçıyor. Bu arada garson tepemde dikiliyor.
Bu nedir ya?
Restoran sahiplerinden tek bir şey istiyorum. QR kodunuz kalsın, kimseye zararı yok. Ama arka tarafta, mutfağın yanında bir çekmecede beş tane kâğıt menü bulundurun. Talep eden olursa, sessizce getirin bir zahmet!

