Kaydet
a- | +A

Geçen gün, hayatın telaşından kaçıp sığındığım o eski çekmecenin derinliklerinde, zamanın tozuna bulanmış bir dostla karşılaştım: Eski bir dolma kalem. Ucu hafifçe incinmiş, mürekkebi çoktan kurumuş, gövdesi yaşanmışlıkların iziyle matlaşmış... Modern dünyanın o acımasız terazisine koysanız, bir an bile düşünmeden "çöp" kefesine atılacak kadar "değersiz" görünen bir nesne.

Ama atamadım. Elim varmadı.

NE ÇOK VAZGEÇER OLMUŞUZ

Çünkü o kalem, sadece plastik ve metalden ibaret bir eşya değildi; sustuğumuz ama içimizde fırtınalar koparan o cümlelerin, kâğıda dökülmeyi beklerken yarım kalmış duyguların sessiz ve sadık tanığıydı. Parmaklarımın ucunda o soğuk gövdesini hissederken acı bir gerçeği fark ettim: Biz artık vazgeçmeye çok alışmışız.

HIZIN ESARETİNDE SABRIN ÖLÜMÜ

Modern hayat bize hız kazandırdı, evet; ama karşılığında sabrı elimizden aldı. Artık hiçbir şeyin eskimesine, solmasına, tek bir çizik almasına tahammülümüz yok. Bir eşya bozulduğunda tamir etmekle vakit kaybetmiyoruz, "yenisiyle değiştirme" konforuna sığınıyoruz. Bir şey ilk günkü gibi parlamıyorsa, onu gözden çıkarmak için bahaneler üretiyoruz.

AT-KURTUL DEVRİ

Oysa eskiden eşyalar bizimle yaşlanırdı. Bir ceketin dirseğindeki yama, bir sandalyenin gıcırtısı, bir kalemin ucundaki eğrilik... Hepsinin bir hikâyesi, bir hatırası vardı. Biz onlara sadece "kullanıcı" olarak bakmazdık; aramızda görünmez, ince bir bağ kurardık. Şimdi ise o bağın yerini, ruhsuz bir "at-kurtul" mekaniği aldı.

İŞİN UCU KIRDIĞIMIZ KALPLERE KADAR GİDİYOR!

Asıl korkutucu olan da bu; eşyalarla kurduğumuz bu yüzeysel, "kullan-at" ilişkisi, fark etmeden insan ilişkilerimize de sızıyor. Artık sadece bozulan saatleri değil, kırılan kalpleri de onarmaktan kaçıyoruz. En ufak bir sarsıntıda, bir fikir ayrılığında "olmuyorsa zorlamayalım" deyip kenara çekiliyoruz. Emek vermeyi "yük", sabretmeyi "zaman kaybı" görüyoruz.

ZAMAN KIYMETE BİNDİRİR

Yeninin büyüsü parıltılıdır ama o parıltı çabuk söner. Eskinin hatırası ise köklüdür; zaman geçtikçe kıymetlenir. Ben o kırık kalemi masamın en görünür köşesine bıraktım. Artık yazmıyor belki ama bana her sabah aynı şeyi fısıldıyor: "Dur, hemen vazgeçme."

Belki de hepimizin hayatında, bize yavaşlamayı, değer vermeyi ve yarım kalanları tamamlama cesaretini hatırlatacak o "kırık kaleme" ihtiyacı var. Çünkü hayat sadece pürüzsüz başlangıçlardan ibaret değil, kusurların içindeki o saklı hikâyeyi görüp onu sevmekle güzelleşir.

Bırakın bazı şeyler eski kalsın, yeter ki içindeki o "emek" taze olsun...