Kaydet
a- | +A

Sosyal medyada kısa bir “keşfet” turu yapın. Karşınıza çıkan tabloyu görünce insanın aklına tek bir soru geliyor: Bu gerçekten normal mi?

Birkaç beğeni, birkaç sanal hediye uğruna insanların kendini bu kadar düşürmesi artık sıradan bir manzara hâline geldi. Abartılı hareketler, yapay tepkiler, sınır tanımayan paylaşımlar… Üstelik ne kadar absürtse o kadar çok izleniyor.

Bu artık eğlence değil.

Bu, açık açık “dikkat çekmek için her yol mübah” anlayışı. Daha fazla izlenmek uğruna karakterinden, duruşundan, hatta mahremiyetinden vazgeçmek… Üstelik bunu yapanlar kadar, izleyip destekleyenler de bu tablonun bir parçası.

Birinin kendini küçük düşürmesini alkışlamak, ona ödül vermek… Sorun sadece içerik üretende değil, izleyende de.

İzleniyor çünkü yapılıyor” değil;
“İzlendiği için yapılıyor.”
Yani biz izledikçe, bu içerikler çoğalıyor.

Beğeni sayısı arttıkça değer kazandığını sanan bir sistemde, kalite değil dikkat çekme yarışı kazanıyor. Ama bu yarışın sonunda kazanan yok. Kaybedilen şey ise çok net: seviye.

Sosyal medya geçici olabilir ama orada bırakılan iz kalıcı. Bugün birkaç saniyelik dikkat için yapılanlar, yarın insanların hafızasında kalmaya devam edecek.

GENÇLER 'KOLAY PARA'NIN PEŞİNDE!..

Üstelik bu işin bir de “kolay para” tarafı var. Bu içeriklerden elde edilen kazançlar, özellikle gençler için tehlikeli bir algı oluşturuyor. “Okuyup ne yapacağım?” sorusu giderek daha fazla dile getiriliyor. Eğitim yerine kısa yoldan şöhret ve kazanç hayali öne çıkıyor. Oysa görünenin arkasındaki gerçek çoğu zaman göz ardı ediliyor.

SOSYAL MEDYANIN GÖRÜNMEYEN YÜKÜ

Daha da önemlisi, işin psikolojik boyutu. Son dönemde sosyal medya üzerinden tanınan isimlerin yaşadığı çöküşler ve trajik haberler, bu dünyanın sanıldığı kadar parlak olmadığını gösteriyor. Sürekli görünür olma baskısı, beğeniye bağımlılık ve yalnızlık… Bu süreç, fark edilmeden insanı içten içe tüketiyor. Son günlerde artan intihar vakalarında tanınmış isimler sıkça haber konusu olmaya devam ediyor...

Kısacası mesele sadece “ne izlediğimiz” değil, neyi normalleştirdiğimiz.

Ve belki de artık asıl soru şu:
Bu düzeni beslemeye devam mı edeceğiz, yoksa dur diyecek miyiz?