Kaydet
a- | +A

Son günlerde kime dokunsanız aynı öfke, hangi haberi açsanız aynı dehşet: Henüz reşit bile olmamış çocukların karıştığı şiddet olayları... Toplum olarak haklı bir "adalet" çığlığı yükseltiyoruz. Sokaklar güvensiz, cezalar yetersiz görünüyor. Ancak bu haklı öfke seli içinde hayati bir soruyu ıskalıyoruz: Bu çocuklar nasıl bu hale geldi?

"SUÇA SÜRÜKLENEN ÇOCUK"

Hukukta çok yerinde bir tabir vardır: "Suçlu çocuk" değil, "suça sürüklenen çocuk." Bu ifade, bir çocuğun durup dururken şiddeti seçmediğini, bir süreç tarafından o karanlığa itildiğini anlatır. Parçalanmış yuvalar ve okuldan kopuş, denetimsiz sokaklar ve sahipsiz bırakılan mahalleler... Dijital dünyanın karanlığı; çeteleşmeye özendiren oyunlar ve sanal kimlikler.

BUNUN ADI SOSYAL KRİZ

Bugün Türkiye’de çocuk suçluluğu sadece polisiye bir olay değil, derin bir sosyal krizdir. Suça bulaşan her çocuğun arkasında aslında vaktinde duyulmamış bir imdat çığlığı, uzatılmamış bir el var.

"BİR ŞEY OLMAZ" TEHLİKESİ

Elbette madalyonun diğer yüzü de karanlık. Toplumdaki "cezasızlık algısı" bu yangına körükle gidiyor. "Nasıl olsa az yatar çıkarım" düşüncesi, 15 yaşındaki bir çocuğun eline bıçak veren o kirli mekanizmanın en büyük yakıtı. Yasaların uygulanmasındaki boşluklar, sadece mağdurları değil, potansiyel failleri de cesaretlendiriyor.

HEPİMİZ SUÇ ORTAĞIYIZ!

Meseleyi sadece hapis sürelerini uzatarak çözemeyiz. Eğer rehabilitasyon ve eğitim sistemini kökten değiştirmezsek, sadece sinekleri kovalamış oluruz; o bataklık yeni "suç makineleri" üretmeye devam eder.

Bir çocuğu cezaevine göndermek o anlık içimizi soğutabilir. Ama onu suça iten şartları (yoksulluğu, ilgisizliği, eğitimsizliği) ortadan kaldırmadığımız sürece bu kısır döngüden çıkamayız.

Belki de aynayı kendimize tutma vaktidir: Bir çocuk suç işliyorsa, onu sokağın insafına terk eden hepimiz o suçun birer ortağıyız.