Kaydet
a- | +A

Dünya sistemi gözlerimizin önünde çözülüyor ve İran bu sürecin en kritik halkalarından biri olarak öne çıkıyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın attığı adımlar ve dillendirdiği işgal senaryoları, yeni bir dünya düzenine geçilmeden önce yaşanan sarsıcı çöküşün işaretleri gibi duruyor. Ancak asıl soru şu: ABD, bu süreçte kendi kayıplarına ne kadar hazır?.. Çin ile yaşanacak hesaplaşmanın Washington için neredeyse bir varoluş mücadelesine dönüşmesi, bu soruyu daha da kritik hâle getiriyor. Bu denklemde İran’ın önemi artıyor; çünkü İran’ın zayıflaması ya da düşmesi, Çin açısından hayati bir hattın kopması anlamına gelebilir. İran’ın enerji kaynakları, su rezervleri ve özellikle Hark Adası’ndaki stratejik lojistik altyapı, ABD açısından yalnızca askerî değil ekonomik ve jeopolitik bir hedef niteliği taşıyor. Buna bir de zenginleştirilmiş uranyum meselesi eklendiğinde, tablo daha da karmaşık hâle geliyor...

ABD ile İsrail’in birlikte yürüttüğü sürecin sonuçları artık öngörülebilir olmaktan çıkmış durumda. Çünkü sahadaki gerçeklik, her şeyin planlandığı gibi ilerlemediğini açıkça gösteriyor. İran’ın direnci bu noktada belirleyici bir unsur olarak ortaya çıkıyor. İran yönetimi ve rejiminin sergilediği tutum, yerleşik birçok ezberi bozuyor. Özellikle ülkenin sosyolojik dokusu ve toplumsal refleksleri, ABD ve İsrail’in hesaplarıyla örtüşmedi. Trump’ın zaman zaman çelişkili görünen çıkışları da aslında bu beklenmedik dirençle doğrudan ilişkili. Daha önce “kontrollü dengesizlik” üzerine kurulu bir strateji izleyen Trump’ın, özellikle Rusya-Ukrayna hattında bunu açıkça ortaya koyduğu biliniyordu. Ancak istediğini elde edemediği durumlarda süreci farklı yönlere savurduğu da bir gerçek. Bugün gelinen noktada ise daha farklı, daha sert ve daha öngörülemez bir çizgiye kaydığı görülüyor.

ABD’nin İran’da rejim değişikliğini hedeflediği başından beri biliniyordu. Bu hedefin en önemli ayağı ise halkın ayaklanacağı varsayımıydı. Ancak sahadaki tablo bu beklentiyi karşılamadı. Tam tersine, İran toplumunda milliyetçilik temelinde bir kenetlenme yaşandı. Sokaklarda başı açık ya da örtülü kadınların aynı zeminde buluşması, bu konsolidasyonun somut bir göstergesi oldu. Bu durum bazı kesimlerin hoşuna gitmeyebilir; ancak gerçekler, algılardan her zaman daha belirleyicidir. ABD’nin askerî ve siyasi kadrolarında yaşanan değişimler de bu başarısızlığın yansımaları olarak okunabilir. Rejim değişikliği hedefleyen bir stratejinin, sahadaki gerçeklik karşısında kendi kadrolarını sorgulamak zorunda kalması dikkat çekicidir...

Olası bir kara harekâtı ihtimali ise belirsizlikleri daha da artırıyor. Çünkü İran’ın uzun süredir böyle bir senaryoya hazırlandığı anlaşılıyor. Ülkenin tarihsel birikimi, toplumsal dayanıklılığı ve özellikle "Şii geleneğin" sunduğu direnç kültürü, ağır kayıplar karşısında bile mücadele kapasitesinin yüksek olduğunu gösteriyor. İran’dan gelen mesajlar da bu yönde: Bu bir “ölüm kalım meselesi" olarak görülüyor... Trump’ın sert söylemlerine rağmen İran toplumunda beklenen çözülme yaşanmadı; aksine rejim karşıtlarını da içine alan daha geniş bir ortak duruş ortaya çıktı. Elbette bunun istisnaları var; yurt dışındaki bazı gruplar ve Pehlevi yanlısı çevreler farklı bir tabloyu savunuyor. Ancak belirleyici olan, ülke içindeki genel konsolidasyon...

Bu süreci yalnızca İran-ABD hattında değil, daha geniş bir jeopolitik çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Sergey Lavrov’un açıklamaları, Rusya’nın İran’a verdiği desteğin açık bir göstergesi. Çin ise şimdilik daha temkinli ve sessiz bir pozisyonda duruyor. Ancak bu sessizlik, ilgisizlikten ziyade stratejik bir bekleyişe işaret ediyor. Çin’in bu sürecin doğrudan kendi geleceğiyle bağlantılı olduğunu bildiği açık ve orta vadede daha görünür refleksler vermesi sürpriz olmayacaktır.

Gelinen noktada İran’ın direnişi, sonuç ne olursa olsun dünyaya önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Yeni ittifakların ve yeni güç dengelerinin kurulacağı bir döneme giriyoruz... Körfez’den Arap coğrafyasına kadar geniş bir bölgede yeni ortaklık arayışları hız kazanıyor. ABD, Avrupa’yı bile kendi stratejik doktrinini yeniden gözden geçirmeye zorluyor. İsrail ise ABD’yi yıpranma pahasına kullanma eğiliminde. ABD’nin sahadaki gerçeklerle örtüşmeyen hesapları ise daha sert ve agresif tepkilere yol açıyor...

Tüm bu gelişmeler, dünya sisteminin köklü bir dönüşüm geçirdiğini gösteriyor. ABD, rakiplerine zarar verirken kendisi de uluslararası sistem nezdinde ciddi bir yıpranma yaşıyor. Trump’ın “kazanan sorgulanmaz” anlayışıyla hareket ettiği ve bu uğurda tüm köprüleri yakmayı göze aldığı anlaşılıyor. Ancak bu yaklaşım, aynı zamanda küresel ölçekte insanlık değerlerinin aşındığı, gerilim ve çatışmanın zirveye çıktığı bir dönemi de beraberinde getiriyor. Bu nedenle bugün yaşananları yalnızca bir güç mücadelesi olarak değil, aynı zamanda yeni bir dünya düzeninin sancılı doğum süreci olarak okumak gerekiyor.