İran’ın sosyolojisi ve siyasi tarihi yeterince okunmadan yapılan analizler, ister istemez eksik ve yanıltıcıdır. Hele ki teolojik arka planı ve tarihsel birikimi göz ardı edilerek yapılan yorumlar sağlıklı netice üretmez. Zira İran, tek katmanlı toplumsal yapıya sahip ülke değildir.
Mevcut tablo, İran üzerinde planlı bir toplumsal mühendislik sürecinin işletildiğini göstermektedir. Özellikle “özgür kadın”, “kadın mücadelesi” ve “başörtüsü” temaları üzerinden dolaşıma sokulan görüntülerin Batı kamuoyunda karşılık bulmasının amaçlanması, bu sürecin dikkatle analiz edilmesini gerekli kılmaktadır.
Son ayaklanmalarda, İran’daki ekonomik durumun ciddi biçimde kötüleşmesinin ve çarşının karışmasının belirleyici rol oynadığını da göz ardı edemeyiz. Nitekim son yıllarda İran’da seçim dönemlerinde ve sonrasında sıkça ayaklanmalara tanık olduk. Bu durum bile, ülke içindeki dengelerin farklı güç merkezlerine dayandığını teyit ediyor.
Ancak İran’ın yalnızca içeriden değil, aynı zamanda dışarıdan da dizayn edilmek istendiği açıktır. İran yönetiminin, halkın taleplerine kulak verilmesi gerektiğini artık kendi içinden de dillendirmesi, bana göre yalnızca “birikmiş enerjinin kontrollü biçimde boşaltılması” şeklinde taktik bir hamle olarak okunmamalıdır. Zira doğal süreçlerle biriken toplumsal gerilimler, dış müdahalelere zemin hazırlayan elverişli ortamlar üretebilir.
Dolayısıyla İran’daki olayları tek bir nedene bağlamak, sağlıklı bir analize imkân tanımaz. Değerlendirme yapılırken özellikle şu noktalar dikkate alınmalıdır:
1. İran halkı, ekonomik nedenlerle içeride birikmiş bir bıkkınlık ve umutsuzlukla karşı karşıyadır. Uzun yıllardır süren ambargoların oluşturduğu çıkmazlar, sokağın hareketlenmesine yol açmaktadır.
2. Sosyolojik olarak, yönetimden memnun olmayan hatırı sayılır bir kitlenin oluştuğu açıktır.
3. Farklı etnik kimliklerin bastırılmış ve birikmiş taleplerine kulak verilmemesi; millî kimlik üzerine düşünen ve konuşan kesimlere yönelik sert baskılar, ciddi rahatsızlık üretmektedir.
4. İran yönetimi içinde farklı gruplar arasındaki mücadelenin varlığı da siyasi hareketliliği artırmaktadır...
Bu ve benzeri nedenler içeride ciddi bir enerji birikimine yol açarken, dışarıdan müdahale için fırsat kollayan aktörlere de alan açmaktadır. Bunu nereden anlıyoruz? İran’a müdahale edildiği ya da edilmek istendiği her dönemde, Amerikan başkanlarının İran halkına yönelik kullandığı dil son derece manidardır. Israrla İran yönetimi ile halkı birbirinden ayırma çabası, toplumsal mühendisliğin klasik yöntemlerinden biridir.
Elbette İran, dış müdahaleler için fırsatlar barındıran bir ülkedir. Dolayısıyla İran’daki sosyo-siyasal durumu incelerken son derece dikkatli olmak gerekir. Orta Doğu’nun yeniden şekillendirilmesi ve yayılmacı politikalar çerçevesinde her yolu deneyen İsrail, İran’daki yönetimin değişmesini istediğini gizlememektedir. Devrik Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi’nin uzun süredir sahneye çıkarılması da bunun bir yansımasıdır.
Ancak şu soruyu sormak gerekir: İran sosyolojisi bu teklifi kabul ediyor mu?..
Bütün fotoğrafa bakıldığında bu sorunun cevabı nettir: Hayır!..
Pehlevi’nin Amerika’daki İsrail lobisiyle yakın ilişkileri kimse için sır değildir. Son yıllardaki görüntülere bakıldığında, Pehlevi ailesinin İsrail ve Siyonist yapılarla olan yakınlığı açıkça görülmektedir. Sosyal medya paylaşımları da bu tespiti teyit eden örnekler sunmaktadır.
İran’ı okurken gördüğüm bir diğer gerçek şudur: Ülke içinde ABD ile ilişkileri iyileştirmek isteyen siyasi gruplar mevcuttur... Bu nedenle İran analiz edilirken iç dengeler, çok katmanlı toplumsal yapı, dışarıdan dayatılmak istenen siyasi mühendislik hamleleri, bu hamlelerin aktörleri ve hedefleri birlikte okunmalıdır. Aynı zamanda ABD ile İsrail arasında İran konusunda ortaya çıkan ayrışma noktaları da mutlaka değerlendirmeye katılmalıdır. İsrail’in beklentileri ile ABD’nin stratejileri arasındaki farklar, bu analizde belirleyici önemdedir.
İran’daki ayaklanmaların, topyekûn İran sosyolojisini yansıttığı kanaati yanlıştır. Çarşı esnafının, itirazlarına rağmen sürecin ABD ve İsrail’in işine yaradığını görerek mesafe koyması, özellikle İran’daki Türk etnik yapının sokakta topyekûn bir güç olarak yer almaması, dikkatle okunması gereken önemli göstergelerdir.
İran yönetiminin yöntemleri elbette tartışmaya açıktır. Halkın hoşnutsuzluğunun gerçek ve haklı nedenleri vardır. İran rejiminin bölge genelindeki politikaları da çoğu zaman tatmin edici olmamıştır. Muhaliflere yönelik sert ve gaddar uygulamalar, cezaevlerinde tutulan farklı siyasi görüşlere sahip insanlar bilinen gerçeklerdir. Türk ve Kürt siyasi aktivistlere yönelik baskılar da inkâr edilemez...
İran yönetiminin, politikalarını yalnızca dış tehdit algısı üzerine inşa etmesi ve içerideki sorunlara gözlerini kapatması, bu dış tehdit söyleminin içini de boşaltmaktadır. Dolayısıyla İran meselesi, ne sadece içeriden ne de sadece dışarıdan okunabilecek bir meseledir. Karşımızda; içerideki sorunlarla birlikte, dışarıdan uygulanmak istenen yeni stratejilerin etkisi altında kalan bir İran vardır.
"İslam Devrimi" öncesi İran ile bugünkü İran arasındaki sosyolojik yapı, toplumsal talepler ve birleşme motivasyonları dikkatle incelenmelidir.
Türkiye’nin komşusu olan İran, bölge genelindeki birçok adımında Türkiye karşıtı bir siyaset inşa etmiştir. Suriye bunun en somut örneklerinden biridir. Buna rağmen İran’ın istikrarı, Türkiye için hayati önemdedir ve Türkiye, “istikrarlı İran” ilkesinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir.
İran’da bir değişim veya dönüşüm süreci olacak mı, olacaksa bunun aktörleri kimler olacak sorularına cevap ararken İsrail’in dayatmaları ve yayılmacı hedefleri mutlaka hesaba katılmalıdır. İsrail’in bölgesel hedeflerini gözden kaçırmadan, İran içindeki ve dışındaki gelişmeleri birlikte okumak zorundayız.
Sonuç olarak İran, dışarıdaki muhaliflerin yorumlarıyla kolayca anlaşılabilecek bir ülke değildir. İran’ı, kendi iç sosyolojisi üzerinden, içerideki muhaliflerin söylem ve taleplerine kulak vererek, anlayarak ve bütüncül bir bakışla değerlendirerek doğru bir kanaate ulaşabiliriz.

