Özetle Dinle
Kaydet
Köşe Yazıları 1 saat önce

Hürmüz'deki gerilimin 1956 Süveyş Krizi ile benzerlikler taşıdığı ve bunun küresel güç dengelerini şekillendireceği belirtiliyor.

  • Hürmüz'deki gerilim, ABD hegemonyasının İran'a yönelik baskılarıyla Süveyş'teki güç çatışmasını hatırlatıyor.
  • 1956 Süveyş Krizi'nde İsrail sahada aktif unsur olarak kullanılmıştı ve günümüzde de bölgede askerî aparat olarak konumlandırılıyor.
  • Bu mücadelenin merkezinde stratejik geçiş hatları (Süveyş Kanalı ve Hürmüz Boğazı) bulunuyor.
  • ABD için İran, Çin ile yürütülen küresel rekabetin bir parçasıdır.
  • İran rejimi, karşı karşıya olduğu baskının 'rejim değişikliği' değil, 'çıkar çatışması' ve 'güç mücadelesi' olduğunu bilerek direniyor.
  • ABD kaybederse İngiltere'nin Süveyş sonrası yaşadığına benzer bir güç kaybı ortaya çıkabilir; kazanırsa dünya düzeni yeniden şekillenecektir.
Türkiye Gazetesi
Süveyş ve Hürmüz örneklerinde tarihsel benzerlikle...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Hürmüz’de yaşanan gerilim, akıllara 1956’daki Süveyş Krizi’ni getiriyor. “Tarih tekerrürden ibarettir” sözü bugün yeniden anlam kazanıyor.

ABD hegemonyasının İran’a yönelik baskıları ve özellikle Hürmüz hattında süren mücadele, o dönemde Süveyş’te yaşanan güç çatışmasını hatırlatıyor.

Tarihe "2. Arap-İsrail Savaşı" ya da "Süveyş Savaşı" olarak geçen bu krizde de İsrail sahada aktif unsur olarak kullanılmıştı. Savaş Arap-İsrail Savaşı olarak tanımlansa da mesele; yalnızca savaş değil, daha derin güç dengesi kurma çabasıydı...
Arap coğrafyası, o gün de bugün olduğu gibi büyük güçlerin rekabet alanıydı. Dönemin Mısır Lideri Cemal Abdünnasır’ın Süveyş Kanalı’nı millîleştirme kararı, Birleşik Krallık ve Fransa için kabul edilemezdi ve askerî müdahalenin fitilini ateşledi. Savaş, İsrail’in de devreye girmesiyle genişledi. Bu süreç, İsrail açısından da fırsatlar doğurdu. Toprak genişletme hayali için verimli zemin oluştu. Sina Yarımadası’nın işgali bunun en somut örneklerinden biriydi; nitekim İsrail’in buradaki varlığı yaklaşık bir yıl sürdü...
Savaşta sahada askerî güç kadar jeopolitik denge de belirleyiciydi. ABD, İngiltere’nin eski gücünde olmadığını gördü ve krizin büyümesini istemedi. Zira Arap coğrafyasının Batı ittifakının dayatmaları sonucunda Sovyetler Birliği’ne daha da yaklaşacak olmasından rahatsızdı...
Diğer yandan Sovyetler Birliği, Mısır’dan çekilmemeleri hâlinde nükleer müdahale tehdidinde bulunarak dengeleri değiştirdi. İlginç olan, ABD bu süreçte ilk kez Sovyetler Birliği ile aynı çizgide durdu ve söz konusu iki ülkeye baskı yaptı. İngiltere ve Fransa baskılar üzerine geri adım attı. Sonuçta İngiltere siyasi olarak kaybetti ve Süveyş’ten çekilmek zorunda kaldı. Bu kriz, aynı zamanda İngiltere’nin küresel güç kaybının da ilanı oldu...
Dikkat çekici olan, o gün de bugün de mücadelenin merkezinde stratejik geçiş hatlarının bulunmasıdır. O gün Süveyş Kanalı'ydı, bugün ise Hürmüz Boğazı…
O gün hedefte Mısır vardı, bugün ise İran.
O gün hedefte Nasır vardı, bugün İran rejimi...
Dün saldıranlar İngiltere, Fransa ve İsrail’di; bugün ise ABD ve İsrail öne çıkıyor.
Bu çerçevede İsrail’in, bölgedeki askerî aparat gibi konumlandırıldığı görülüyor. Bölgenin petrol zenginliği ve kritik lojistik hatları, Batı’nın İsrail’e verdiği desteğin temel sebeplerinden biri olarak öne çıkıyor.

İran cephesine bakıldığında, Tahran yönetimi açık bir çatışmadan kaçınmıyor çünkü karşı karşıya olduğu baskının “rejim” meselesinden ziyade "çıkar çatışması" olduğunu biliyor. Bu savaşın özünde bir rejim değişikliği değil; İran’ı masaya zorlayacak bir güç mücadelesi olduğu açık. İran liderliği de direncini bu farkındalık üzerine kuruyor. Çünkü mesele yalnızca siyasi sistem değil; zenginleştirilmiş uranyum, enerji kaynakları ve Hürmüz üzerindeki hâkimiyet...

ABD açısından İran, aynı zamanda Çin ile yürütülen küresel rekabetin bir parçası. İran’la kurulacak denge, bu rekabetin seyrini de belirleyebilir. Bu noktada İran, tıpkı Süveyş’te olduğu gibi karşı tarafın geri adım atmasını bekleyen bir strateji izliyor. ABD’nin karadan müdahale ihtimali ise, İngiltere’nin 1956’da düştüğü durumu hatırlatıyor. Bu adımın nasıl sonuçlanacağını, Rusya ve Çin’in nasıl pozisyon alacağını zaman gösterecek...

İngiltere’nin bugünkü pozisyonu da dikkat çekici. 1956’dan sonra bölgede itibar kaybı yaşayan Londra, bugün daha temkinli ve dolaylı bir strateji izliyor. Çin ile ekonomik ilişkilerini öncelediğinden İngiltere için İran büyük önem taşıyor. İngiltere, Çin’in kaybetmemesini istiyor. Bu nedenle sahada doğrudan yer almak yerine daha mesafeli bir duruş sergiliyor. Aynı zamanda ABD’nin Süveyş benzeri bir hataya düşmesini izlemeyi tercih ediyor...

Sonuç olarak, bu savaşın seyri yalnızca bölgesel değil, küresel dengeleri de belirleyecek. ABD kaybederse, tıpkı İngiltere’nin Süveyş sonrası yaşadığı güç kaybına benzer bir tablo ortaya çıkabilir. Kazanırsa, dünya düzeni yeni aktörlerle yeniden şekillenecektir. İran’ın kaybetmesi ise yalnızca İran’ın değil, dolaylı olarak Çin’in de bu raundu kaybetmesi anlamına gelecektir. Bu nedenle İran, masaya kazanım elde etmeden oturmak istemiyor ve zamana yayılmış bir yıpratma stratejisi izliyor...

Sevil Nuriyeva’nın önceki yazıları…