ABD Başkanı Trump’ı anlamaya çalışırken klasik “düz mantık” kalıpları yetersiz kalıyor. Her ne kadar izlediği stratejiler ilk bakışta güce dayalı “düz mantık” izlenimi verse de sahadaki karşılığı, göründüğünden çok daha karmaşık bir gerçekliğe işaret etmektedir.
Peki Trump ne yapmaya çalışıyor?
Son güvenlik doktrinini ilan ettiğinde Çin ve Rusya eleştirilerinin geri planda kalması dikkat çekiciydi. Ancak bu durum, gerçekte geri çekilmeden ziyade, âdeta bir “saklambaç” stratejisini andırıyor. Trump’ın yeni dili, üslubu ve sahnedeki hâli, bizi alışık olduğumuz siyaset terminolojisinin ötesine geçmeye zorluyor. Çünkü burada klasik diplomasi değil, daha çok “geldim, gördüm, çöktüm” mantığı işliyor.
Bu noktada vardığımız sonuç net: Olan biteni anlamak ve şartlara göre reelpolitik yöntemlerle strateji üretmek artık herkes için zorunluluk hâline gelmiştir.
Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun, eşiyle birlikte yatağından alınabileceği yönündeki söylem ve ima edilen yöntem, yalnızca “korkuyu” değil, aynı zamanda derin bir “nefreti” de besliyor. Trump bir yandan korku salarken, diğer yandan aslında kendi korkularını da dışa vuruyor. Bu yönüyle sergilediği güç, mutlak bir öz güvenden ziyade, kaygıyla beslenen tahakküm arzusunu yansıtıyor.
"Para harcamadan para kazanmak ve sonuç almak stratejisi!"
Trump’ın temel refleksi açık: Kimse için para harcamak istemiyor. Hatta mümkünse karşısındakileri korkutarak para almak ve sonuç üretmek istiyor. Bu yaklaşım, onun siyaset anlayışının merkezinde yer alıyor.
Maduro meselesinin gerçek yüzü elbette zamanla ortaya çıkacaktır. Tarih bunu defalarca göstermiştir: Yıllar sonra belgeler, tanıklıklar, kitaplar ve arşivler açılır, hakikat masaya yatırılır... Ancak bugün asıl bakmamız gereken yer, Maduro’nun başına getirilenlerin ileride başka coğrafyalarda, başka liderler için de sıradanlaşma ihtimalidir.
Trump bu süreçte, kötü örnek teşkil edecek “ilkler”e imza atarken; her davranışının arkasında mutlaka bir hesap ve gerekçe bulunduğunu göz ardı etmemek gerekir.
Trump, Çin ile rekabetin, çevresindeki ülkelerin stratejik yönelimleri değişmeden Amerika lehine sonuçlanamayacağını görüyor. Son güvenlik belgelerinde Çin ve Rusya’nın adını açıkça anmamış olsa da Latin Amerika ülkelerinin Çin ve Rusya ile geliştirdiği ilişkiler ve ekonomik iş birlikleri, Washington açısından ciddi bir sorun olarak algılanıyor.
Büyük bir küresel kavga çıkarmadan, yakın çevresini zoraki yöntemlerle yeniden dizayn etme çabası içindedir. Petrol kaynaklarına hâkim olmayı, onları yönetmeyi ve fiyatları belirleme gücünü Amerikan çıkarları açısından vazgeçilmez görüyor.
Venezuela’nın sahip olduğu zenginlikler tek başına mesele değildir. Asıl sorun, bu imkânların “Amerika karşıtı” aktörlere manevra alanı açması ve bunun ABD sınırlarına bu kadar yakın bir ülkede gerçekleşmesidir. Dolayısıyla biz bir güç gösterisi izlerken Trump’ın asıl korktuğu meseleyi de satır aralarında okuyabiliyoruz.
Aynı bakış açısıyla Trump’ın Grönland için “güvenliğimiz açısından önemli” demesi, gelecek hamlelerin yönünü açıkça işaret ediyor. Bu, aslında bilinmeyenin değil, bilinenin ilanıdır.
Grönland; Arktik ve Atlantik Okyanusları arasında yer alan, dünyanın en büyük adasıdır. Jeopolitik olarak Avrupa’nın bir parçası, hukuken Danimarka Krallığı’na bağlı özerk bölgedir. Coğrafi olarak Kuzey Amerika kıtasına yakınlığına rağmen bin yılı aşkın süredir Avrupa sömürge geleneği içinde Norveç ve Danimarka ile ilişkilidir.
Yeni dünya düzeninin yeniden kurgulanması ve paylaşım süreçleri açısından Arktik son derece kritik bir bölgedir. Rusya ve Çin’in burada kurduğu hâkimiyet ve ürettiği stratejiler göz önüne alındığında, Rusya’nın son 20 yıldaki Arktik odaklı hamlelerine bakmak bile tabloyu anlamak için yeterlidir.
Bu çerçevede Trump’ın “güvenlik” vurgusu, bütünüyle abes değildir. Ancak kullandığı yöntem, Batı ittifakını kendi içinde hesaplaşmaya zorlayacak niteliktedir. Şimdilik kimse Trump’ı doğrudan karşısına almak istemiyor. Çünkü Avrupa için öncelikli mesele, Rusya-Ukrayna savaşının nasıl sonuçlanacağıdır.
Bu nedenle Trump’ın hamleleri yalnızca Amerika’nın rakiplerini değil, müttefiklerini de ilgilendiriyor. Avrupa’nın, Grönland meselesine kendi güvenliği açısından nasıl bir cevap vereceği ve bunu Ukrayna dosyasıyla bir pazarlık unsuruna dönüştürüp dönüştürmeyeceği zamanla netleşecektir.
Ancak Trump’ın pazarlık yapılmasından hoşlanmadığı da bilinen bir gerçek. Bu yüzden Avrupalı liderler, kullandıkları kelimeleri özenle seçiyor. Trump’ı kızdırmanın maliyetinin yüksek olduğunu artık bilmeyen yok.
Sonuçta en kritik nokta şudur: Trump, pazarlığı ancak kendisi açısından faydalıysa “akıllı bir iş” olarak görür. Nihai olarak baktığı şey, ne aldığıdır. Onu bir yandan konforlu, diğer yandan son derece öngörülemez kılan da budur. Bu durum, sürecin gidişatını belirlerken güven duygusunu da ciddi biçimde aşındırmaktadır.

