Kaydet
a- | +A

1949 sonrasıydı. Robert Koleji''nden sonra Londra Üniversitesi Eczacılık Okulu''na gittim. Londra, savaş sonrası Londrası. İngiltere İkinci Dünya Savaşı''nı zaferle kapatmıştı ama çok hırpalanmıştı. Londra, Almanya tarafından sürekli bombalanmıştı. Ama İngilizler dirençli kişilik ve düzenli bir toplum yapısına sahipti. Öyle ki, geceleri bomba yedikten sonra evleri yıkılan insanlar, o acı içerisinde dahi trafik akışının engellenmemesi için sabaha kadar caddeye dağılan molozlarını temizliyorlardı. Şiddetli bir savaştan çıkmışlardı. Büyük ekonomik sorunları vardı. 1950''de hâlâ birçok şey kuponla alınıyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında bizde uygulanan karneler gibi... Bizde sadece ekmek ve şeker karneyle veriliyordu. Orada ise süt gibi bir iki temel besin hariç hemen hemen herşey karneye bağlıydı. Haftada ancak iki yumurta alınabiliyordu örneğin.

Bunlara rağmen büyük bir coşku vardı İngiltere''de. İkinci Dünya Savaşı''ndan sonra artık barışın kurulacağına inanıyorlardı. BM''nin kurulması gerçekleşiyordu. Çok hırpalanmış olan İngiltere''yi yeniden ayağa kaldırıyorlardı. Öte yandan İngiliz imparatorluğu elden çıkıyordu yavaş yavaş. Üstünde güneşin batmadığı imparatorluk, artık sona eriyor ve Hindistan, Pakistan Afrika ülkeleri derken yönetimleri altındaki ülkeleri bıraka bıraka kendi adalarına doğru çekiliyorlardı. İşçi Partisi gelmişti yönetime. Bu, dünyayı şaşırtan bir gelişmeydi. İngiltere, İkinci Dünya Savaşı''nı kazanan ve Batı dünyasının kahramanı olan Churchill''i seçmemişti. Bu da dünyayı hayretler içinde bırakmıştı.

İngilizler akılcı oluyorlar. Artık savaş bitmişti. Yeni dönemde sosyal adaletin gerçekleşmesini istiyorlardı. Bunun da ancak İşçi Partisi''nin önerdiği politikalar çerçevesinde oluşabileceğini düşünüyorlardı.

Aramızdaki fark Biz Cumhuriyeti çok büyük zorluklar içerisinde kurduk. O yıllarda nüfusumuz 13 milyon dolayındaydı. Yarısı hastaydı. Bir milyondan fazlası sakattı. Okuma yazma oranı % 9''du. Ne yol vardı ne okul yeterince.

Osmanlı İmparatorluğunun meslek sahipleri azınlıklardı. Onlar da ülkeden ayrılıyorlardı. Mesleksiz eğitimsiz, parasız kalmış, Osmanlı İmparatorluğunun tüm borçlarını da üstlenmiştik. Sanayi devrimini de gerçekleştirememiştik. Ama yine de Atatürk''ün öncülüğünde çağdaş uygarlığa ulaşabilmek için örnek sayılabilecek bir kültür devrimi gerçekleştirdik. İngiliz İmparatorluğunun hatta tüm Batı imparatorluklarının yapısı, Osmanlı''ya hiç benzemiyordu. Onlarda bir sömürge düzeni vardı. Böylece dünyanın zenginliklerini akıtıyorlardı kendi ülkelerine. Sanayi devriminden sonra sömürgelerinden üç kuruşa aldıkları ham maddeleri sanayi ürününe dönüştürüp, maliyetin bilmem kaç katına dünya pazarlarına sunuyorlardı. Oysa biz ancak 1950''lerden sonra sanayimizi geliştirebildik. Bakın neler yapabildik Cumhuriyetten sonra... Bir kültür devrimi gerçekleştirdik., çağdaş uygarlığa katıldık. Bir sanayi ülkesi olmaya gelişmiş uluslar arasına katılmaya yöneldik. Üstelik bunları bir demokrasi içinde gerçekleştirmeye çalıştık. Ama şunu da belirtmek gerekir: Devleti tam bir çağdaş yönetime kavuşturamadık. Zor hareket eden, sorunların önünde değil de ardından giden hantal bir devlet yapımız var. Yönetim düzenimizi geliştirebilirsek daha çok şey yapabiliriz Türkiye''de...

Gençlik ve mutluluk Elbette ki para kazanıp zengin olmak, üne kavuşmak isteğini çok iyi anlıyorum. Ama insanların bir şeye inanmadan, bir amaca bağlanmadan da mutlu olacaklarını sanmıyorum. Biz bir bakıma çok şanslıydık. Cumhuriyeti kuran kuşağı gördük. Ben onlara "kurucu kuşak" diyorum. Büyük sıkıntılar çektiler ama bir devlet kurmanın kıvancını yaşadılar. Onlar bize örnek oldular. Ama biz bu görgüyü gençlere geçiremedik... Onların coşkularını, amaçlarını, inançlı yaşamanın onurunu gençlere aktaramadık. Dolayısıyla bugün köşe dönücülük her şeyden daha önemli olmaya başladı. Ama inancın amacın bir hedefe ulaşmanın mutluluğu bambaşkadır. Hele geriye dönüp baktığında para kazanmak dışında "şunları gerçekleştirdim", "yaşamım boşa geçmedi" diyebilmeli insan...

Ne yapmalıyız? Demokratikleşme sürecinde bir yerde durakladık. Yalnızca parlamentonun çalışmalarıyla dört yılda bir oy vermekle demokrasi gerçekleşemez. Bir toplumda üç sektör vardır: Biri üretimi yapan, hizmetleri gerçekleştiren ve kâr etmek için çalışan özel sektör... Öteki, devlet yönetimi ya da siyaset sektörü. Bu sektörün amacı da oy almak... Siyaset adamları oy kazanmak amacıyla popülist olabilir. O günün sorunlarını düşünürken uzun dönemde toplumun çıkarlarına uymayan kararlar alabilir. Ama bir de sivil toplum örgütleri gönüllü kuruluşlar var. Onların amacı toplum için yararlı olduğuna inandıkları konularda çalışmak. Kamuoyunun sorunlarına isteklerine devletin parlamentonun ve sorumlu kurumların dikkatini çekmektir. İşte biz sivil toplum örgütlerinin yeterince gelişmesini sağlayamadık. Sivil toplum örgütleri güçlü olmadıkça toplumun inançlı insanlarını yanına çekmedikçe ve böylece meclisi etkileyip denetlemedikçe gerçek demokrasiye ulaşamayız. Son yıllarda bu alanda gelişmeler görüldü. Türkiye''de özellikle doğayı korumak amacıyla kurulan gönüllü kuruluşlar bu alanda başarılı çalışmalar yapmaya başladılar.

ABD''nin özelliği... Özellikle Amerika Birleşik Devletleri, bu konuda örnek bir ülkedir. Orada, en azından bir gönüllü kuruluşa üye olmayan aile yok gibidir. Amerika''da demokrasinin gelişmesinin en önemli nedeni budur. Kendilerinin çalışmaları sonucunda elde ettikleri gelirden alınan vergilerle devlet giderlerinin karşılandığının bilincindedirler. Bunu bürokratlara da, siyasetçilere de hep hatırlatırlar. Oysa biz, bir imparatorluktan geliyoruz. Ülkenin, hanedanın mülkü olduğu düşüncesinden geliyoruz. "Devlet Baba" demeye alışmışız.

Hakimiyet milletin ama... Atatürk de "Hakimiyet milletindir" demişti. Oysa, seçim dönemleri dışında, bizde hakimiyet hâlâ büyük ölçüde devletin. İnsan hakları, kültür hakları alanlarında yeterince ilerleme gösteremedik. Akıl almaz teknolojik atılımlar sonucunda insanlık yeni bir uygarlığa yönelmiş bulunuyor. "Küreselleşme" adı verilen bu dönüşüm, toplumların birbirlerine yaklaşmasında, ekonomilerin gelişmesinde, demokrasinin yayılmasında yararlar sağlayabilirken, büyük çekinceler de getiriyor... 2000''li yıllarda uluslararası alanda söz sahibi olabilmek için devlet yönetimini gelişmelere uygun bir biçimde, sivil toplum örgütlerini etkin bir duruma getirmek zorundayız.

Dolu dolu bir hayat... 1929 yılında İzmir''de doğdu. Robert Koleji''ndeki öğreniminden sonra, Londra Üniversitesinde eczacılık okudu. Yurda dönüşünde bir süre gazetecilik yaptı. Vatan''ın ünlü Sanat Yaprağı''nın yayıncıları arasında yer aldı. 1955''te Eczacıbaşı ilaç kuruluşuna katıldı. 1965''te Türk Sinematek Derneği''nin kuruluşuna öncülük etti. On yıl başkanlığını yaptı. 1970''te Eczacıbaşı İlaç kuruluşunun Genel Müdürü, 1980''de ise İcra Kurulu Başkanı oldu. 1996''da iş hayatından ayrıldı. 1960''ta fotoğraf sanatıyla da ilgilenmeye başladı. Yurt içi ve dışında birçok fotoğraf sergisi açtı. Uluslararası Fotoğraf Federasyonu Sanatçısı AFIAP unvanını aldı. Halen İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı''nın da başkanlığını yürütmekte.

ÖNE ÇIKANLAR