Göçmen bir ailenin çocuğuyum Yugoslavya''dan 1957''de göçmen olarak gelen bir ailenin, 1959''da doğan bir çocuğuyum. Çocukluğum, göçmenlerin ortak olarak yaşadığı Balat, Fener civarında geçti. Büyük bir metropolde yaşamanın keyifini, kültürel zenginliklerin ortasında büyümenin faydasını hayatım boyunca gördüm. Çocukluğum çok güzel geçti. Sonra Tozkoparan''a taşındık. Ortaokul, lise derken, Mimar Sinan Üniversitesi, Sinema Televizyon Bölümünü kazandım. Orada hayatım değişti. Entelektüel olma zorunluluğu doğdu. Çünkü sinema okulunda benim hiç anlamadığım sözcüklerle konuşuyorlardı. Bu dünyaya girebilmek için çok çaba harcadım. Kendimi okumaya verdim. Gırgır''dan Limon''a mizah yazarlığı Sinema okulunu bitirdikten sonra, Gırgır dergisine karikatürcü olarak başladım. Uzun süre çalıştık, Oğuz Aral''la birlikte. Çok şeyler öğrendik. Sonra dedik ki "Artık biraz büyüdük. Bari kendi denizlerimize açılalım..." Bu kararla, Limon dergisini çıkardık. Dergiyi kurduğumuzda farkına vardık ki yazar almayı unutmuşuz. Dediler ki: "En yeteneksiz çizer, yazar olsun." En yeteneksiz çizen ben olduğum için, benim yazmama karar verdiler. Her ne kadar Gırgır dergisindeyken de yazarlık yapıyordum ama, benim asıl yazarlığım orada başladı. Limon dergisiyle birlikte mesleğim haline dönüştü. Daha sonra neler yapmadık ki? Bu arada dışardan teklifler almaya başladım. İlk olarak Uğur Yücel fark etmiş beni. Birlikte çalışma teklifi yaptı. O zaman henüz bu kadar ünlü değildi. Birlikte yaklaşık ikibuçuk yıl çalıştık. Kabareler yaptık, stand-uplar yaptık. Sezen Aksu ile Müjde Ar ile şovlar yaptık. Ertem Eğilmez''le çalıştığımız dönemlerde arabesk filmlerin senaryosunu yaptık. Sinemada sahne yazarıydım. Bu arada ufkum değişti benim. Sonra ufak ufak TRT''den teklifler geldi. Onlara Demet Akbağ ve Rasim Öztekin ile birlikte skeçler yazdım. Ordan dizi filmlere, dizi filmlerden tekrar sahnelere, stand-uplara televizyon filmlerine derken, en son "Kahpe Bizans" filmine uzanan bir mizah yelpazesi ve dokuz tane kitabı arkamda bırakarak bugünlere geldik. Tek hayalim tornacı olmaktı Bütün bu yaşadıklarım gerçekten benim de inanamayacağım bir şeydi. Bir işçi emeklisinin oğlu olarak, medya dünyasının içine böylesine dalmak, çok hedeflediğim bir şey değildi aslında. Çünkü ben tornacı olmak istiyordum. Sebebi de, biz fakir bir mahallenin çocuklarıydık. Mahalledeki en zengin adam tornacıydı. Bir de arabası vardı. Otomobille mahalleden geçtiği zaman kenara çekilir elimizi kaşımızın hizasına kaldırır selam dururduk. Göçmen olmanın avantajı Özellikle göçmen bir ailenin çocuğu olarak İstanbul''a bakmamın bana çok avantajları olmuştur. Şöyle ki, içinde doğup büyüdüğünüz yer size rutin gelir. Pek farkına varamazsınız. Ama oraya yeni gelen biri, orada çok şey görür. ABD''deki başarılı insanların neredeyse tamamının göçmen olması, ve ABD''nin başarısındaki göçmenlerin payı, bence bizim için de geçerli oldu. Ben zor ve fakir bir ailenin çocuğu olarak, bu yoksulluk kabuğunu bir şekilde kırmak zorundaydım. Bu durum beni hayatta daha endişeci, daha radikal, daha işletmeci olmaya itti. Çok şükür geldiğim noktadan şimdilik memnunum. Ama yapacağım daha çok şey olduğuna inanıyorum. "Ne yapalım, nasıl bir film yapalım" "Kahpe Bizans" filmi, aslında arabeskten sonraki Yeşilçam''a bir bakıştı. "Ne yapalım, nasıl bir film yapalım" derken, yeğenim dedi ki: "Dayı bizim tarihi filmlerimiz çok komik. Onların çoğunu komedi filmi gibi izliyoruz. Yapsana bir komik film de sen?" Bu fikir çok enteresan geldi. Hemen Tarkan, Kara Murat, Battal Gazi... Ne aklımıza geldiyse tüm tarihi filmlerimizi izledik. Sonra hepsini bir kenara bırakıp sorduk kendi kendimize: Bu filmlerde işlenen ortak tema nedir? Orada tarihe, biraz ırkçı bir bakış açısı olduğunu gördük. Tarih biraz da doğal olarak böyleydi. Her ülke kendi tarihine böyle bakardı. Ama ben dedim ki: "Hayır, ben burada ırkçı bakmayayım. Ben öyle bir film yapayım ki, hem komik olsun. Hem de bizim tarihi filmlere bakış açımızla dalga geçeyim..." Bu filmin ortaya çıkışı böyledir. Aslında senaryosu daha da uzundu. Dörtyüz safyaydı. Dediler ki, bir sinema senaryosu yüz sayfadan fazla olmaz. Hem mali açıdan bizi batırır, hem manası yok, bu kadar filmi kimse seyretmez. Biz oturduk bu kez hayallerimizi budadık. Senaryoyu 100 sayfaya indirdik. Öyle ki, dolu dolu ve reklam filmleri kadar tempolu bir film ortaya çıktı. Meğer seyirci kliplerden reklamlardan tempolu filme alışmış. Film izlenme rekorları kırdı. Şu anda ikibuçuk milyon insan izledi. Dünyanın çeşitli ülkelerine satılma hazırlığı var. Tabii daha sonra senaryosunu kitap olarak da çıkarttık. Hedefim, Oscarlık olmasa da büyük Hedeflerim baştan beri büyüktü. Bunu hep anlatırım, o zamanlar Yılmaz Erdoğan''la henüz bekar evinde yaşıyorduk. Bir gün televizyonda Oscar töreni seyrederken dedim ki Yılmaz''a: -Bak oğlum bir gün beni orada seyredeceksin. "-Haydi be sen de" dedi. Gülüştük. Espri bir yana, hedefim Oscar olmasa da uluslararası anlamda bir sinema işi yapmak. Fatih Terim de sürekli çıtayı yükseltiyor. Dolayısıyla bir yazar olarak onun gerisinde kalamam. Ben de çıtayı yükseltiyorum. Uluslararası yapımların içinde olmak istiyorum. "Tükenmez kalem"i kurmam da bu hedeflere yöneliktir. Artık herkes için çıta yükseldi. Terim''in gitmesi lazımdı. (Özellikle de benim gibi bir Fenerbahçeli için) Dediğim gibi, hedeflerimizi büyültmemiz lazım. Dünyada markalar oluşturmamız lazım. Globalleşme sürecinin en önemli şeylerinden biri. Çocuğunuza mizah öğretin Çünkü mizah düşünmeye, sorgulamaya sevk eder. Mizah bir bulmaca çözmek gibi, beyni çalıştıran bir duygudur. Ben bütün anne babalara, özellikle çocuklarını mizaha yönlendirmelerini tavsiye ediyorum. Çünkü mizahı seven bir çocuk, daha barışçı, dünyaya daha keyifle bakan, daha hoşgörülü oluyor. Bir yaşanmış olay anlatayım. Adını vermeyeyim reklam olur. Bir ünlü bilgiyasar firmasının müdürü, kendi fuarlarında standa gitmiş orada ilgileniyorken bir müşteri geliyor. Müdürü de standa satış görevlisi sanıyor ve diyor ki: -Beyefendi, 6 yaşında bir çocuğum var. Buna bilgisayar öğretmek istiyorum. Pentium mu alayım, modeli ne olsun, "56 K" mı olsun, ekranı ne olsun? Düşünüyorum karar veremedim. Ne yapmam lazım? Müdür şöyle bir düşünmüş ve demiş ki: -Beyefendi hemen çıkın burdan, gidin çocuğunuza bir bisiklet alın. Bırakın çocuk çocukluğunu yaşasın. İşte bunun gibi, mizah böyle bir şey. Bence çocuğa mizah öğreteceksin. Fiziği kimyayı bilmem neyi zaten hayatı boyunca öğrenecek. Ama çoğunu unutacak. Mizah ise bir karakter olarak, dünyaya daha güler yüzlü bir çocuk, anneyle babaya sevgi dolu bir çocuk armağan edecektir. Böyle bir çocuk isteniyorsa, mutlaka çocukları mizahla tanıştırmalıdırlar.

