Kaydet
a- | +A
Üç krediden biri 1954 yılıydı. İkimiz de parasızdık. Karaköy''de Bankalar Caddesinde Vefayi handa, ufacık bir odada, iki masa iki iskemlemiz vardı. Bu odadan böyle bir müessese nasıl doğdu. Bunu felsefi olarak ortaya koymak lazım. Sıfırdan başlayan bir insanın kullanabileceği üç kredi imkanı var. Birincisi, kendi parasal imkanı. Bu bizde yoktu. İki bankaların açabileceği kredi. O da bizde sıfırdı. Çünkü karşılığında teminatımız yoktu. Üç, kendi şahsiyetiyle ortaya koyduğu bir dürüstlük mesajı ki, işte biz bunu kullandık. Daha işin başında her ikimiz de dürüst insanlar olduğumuzu, sözünün eri insanlar olduğumuzu ispat ettik. O zamanın piyasası Perşembe Pazarı piyasası, Karaköy piyasası, Eminönü tekstil piyasası diğer piyasalar hep bize maddi ve manevi kredi açtılar. Evet siz dürüst insanlara benziyorsunuz, alın bu malı kullanın sonra gelin parasını ödeyin dediler. Biz de öyle yaptık. Başarının kesin şartı Hayatta dürüst olmak, sözünü tutmak, yalnız bir inanç olayı değil, ondan da öte insanın kendi çıkarına uygun bir tutumdur. Bir davranıştır. Neden? Çünkü bunu paraya çevirebiliyorsunuz. Türkiye iş piyasası size güvendiği takdirde, size açtığı kredi maddiyata dönüşüyor ve para kazanıyorsunuz. Kazandığınız parayla da borcunuzu ödüyorsunuz böylece büyüyorsunuz. Demek ki eğer başarılı olmak istiyorsanız dürüst olmak zorundasınız. Bugün bakıyorum kapkaççı insanlar oluyor. Birini kazıkladıkları zaman seviniyorlar. Oysa bu sevincin ne kadar aldatıcı olduğunun farkında değil. Bütün etraf onun dürüst olmadığını er veya geç anlıyor ve kapılar devamlı olarak suratına kapanıyor. Bir gün kendini tamamen sıkıntıda ve iş yapamaz halde buluyor. Bu bağlamda vermek istediğim mesaj, başarı için dürüst olmak zorunlu ve yeterlidir. İşte biz iki insan dürüst olmamızın nasıl paraya dönüştüğünü ve nasıl büyük bir şirket olabilirliğini ispat ettik. Aile dostluğumuz sınırlıydı Ortak olduğumuz zaman ikimiz de bekardık. Ama ta o günlerden ilkeli kararlarımız olmuştu. Bunlardan biri ve en önemlisi de aile dostluklarımızın mesafeli olması ve işe karıştırılmamasıydı. Hayat boyunca iş dışındaki ilişkilerimizin mesafeli olmasına çok önem verdik. Bilinçli olarak. Ailelerimiz arasındaki diyalog karşılıklı saygın, fakat bir mesafe içinde oldu. Ve özellikle hanımlarımızın çok yakın bir dostluk kurmalarını istemedik. Bilinçli olarak hanımlarımız birbirlerine uzak kaldılar. Böyle hergün bir araya gelip de "Sen ne giyiyorsun, sen ne kullanıyorsun?" gibi bir yarışa sokmadık. Böyle bir yarışa girmemeleri için özellikle birbirlerinden uzak tuttuk. Öyle ki, sadece büyük davetlerde bir araya geldiklerinde birbirlerinin hatırını sordular. Fakat bir günübirlik bir dostluk geliştirmediler. Ve bu bizim büyük avantajımıza oldu. Böylece bir gün mutlaka işimize yansıyabilecek olan günlük çekememezliklerden çok uzak kaldık. Aynı şekilde akraba veya yakınlara veya yeğenlere özellikle şirket içinde yer vermeme prensibini güdüyoruz. Yani akrabalık bizde bir artı değil, bir eksidir. Akraba ile iş yapmamanın akrabayı işe bulaştırmamanın çok daha saygın ve sağlıklı olduğunu düşünüyoruz. Profesyonellerle çalışıyoruz Profesyonellerle çalışırken beğenmediğin profesyoneli işten çıkardığın zaman sıkıntın olmaz. Onunla anlaşırsın. "Sen bana yaramıyorsun, al sana tazminatın" dersin ve işini bitirirsin. Ama bir akrabayı işten çıkarmak kolay değil. Ailende sıkıntı doğar. Senin de geceleri uykuların kaçar. Bütün bunların sebebi profesyonel olmamaktadır. Bizde çalışan çocuklarımız da profesyonel olarak çalışırlar. Akraba olarak değil. BİR HATIRA: Garih ile nasıl tanıştık? 1954 yılı ben o zaman 27 yaşındayım. Üzeyir Garih de 25 yaşında. Birbirimizi hiç tanımıyoruz. Birbirimizden hiç haberimiz yok. O İstanbul''un ayrı bir köşesinde büyüdü. Ben tamamen ayrı köşesinde. Üstelik 1951''den sonra üç yıl Türkiye''de yoktum. 1951 yılında İsveç''e gittim, kaynak işçisi olarak işe başladım. Sonra teknik büroda ressam olarak vantilatör çizmeyle uğraştım. İki yılım biraz da bilgilenmeyle geçti. İstanbul''a geldiğimde diplomam da yok. Müteahhitlik yapmak istiyorum. Çünkü parasız yapılabilecek bir iş. Fakat diplomalı bir insana ihtiyacım var. Etrafa bakıyorum. Sağa sola soruyorum. Bu arada birbirimizden habersiz, ama ikimizi de tanıyan müşterek dostlarımız varmış. Ama birbirimizden haberimiz yok. Ve diyor ki bir dostum, "Ya işte Carier''de çalışan bir genç mühendis var. Onunla da tanış, konuş..." Üzeyir Garih, o zamanlar Carier''in mümessilliğini yapan Tokar şirketinde çalışan bir genç mühendis. Bizi bir araya getiren bir dostumuz sayesinde oturup konuştuk. Birbirimizi tanımaya çalıştık. Aradan birkaç gün geçti tekrar buluştuk. Felsefelerimizi tartmaya çalıştık. Ve dedik ki, bu maceraya birlikte atılalım. Tabii onun aldığı risk benimkinden daha fazla. Çünkü o saygın bir şirkette, saygın bir yeri olan, iyi bir maaşı olan bir insan. Ben ise işsizim. Benim işim yok. Benim kaybedecek hiçbir şeyim yok. Ama Üzeyir Garih''in kaybedecek çok şeyi var. Hem annesine bakıyor, hem ablasına bakıyor. Hem de bir işi var. O işten bir geliri var. O gelirini tepmiş oluyor. Fakat sağolsun bu riski göze aldı ve dedi ki: -Biz ikimiz, epey birşeyler yapacağız, buna inanıyorum. Ve 1954 yılında Carier''den istifa etti. Birlikte işe başladık.. Yıllar birbirini kovaladı. Aradan geçti kırk küsur yıl... Şu an Carier firmasıyla ortağız. Carier ile ortaklık bize yepyeni ufuklar açtı.
ÖNE ÇIKANLAR