Mütevazı sanatçıyım ama, Her platformda bana "mütevazı" diyorlar. Doğrudur. Bu benim yapımda var. Yani şimdi nasıl mütevazı isem, on sene önce de aynıydım, otuz sene önce de, çocukken de... Halen de mütevazıyım. Ama şunu da kabul ediyorum ki, mütevazı olmak insana bazen çok şey kaybettirebiliyor. Ben burada ne kaybettiğimi söylemekten çok mütevazılıkla birlikte, yerinde ve zamanında hakkını aramayı da bilmeyi öneriyorum. Yoksa tek başına mütevazı olmak yetmiyor.
Halk müziği bitmez Şimdi efendim, biz Avrupa''ya yönümüzü çevirirken belki kolay olduğu için, onların modasını müziğini almaya yöneldik. Gençler bu kolay yolda çok kısa zamanda parladıkları için hep o yöne koştular. Medyanın da yelpazesiyle fantezi müzik bir anda flaş oluverdi. Biliyorsunuz medya çok önemli bir sektör. İnsanı etkilememesi mümkün değil. Artık televizyonda ne görse ona inanıyor insanımız. Magazin programlarını görüyorsunuz. Hiç olmadık bir şeyi göklere çıkartıverilyorlar.
Ama bütün bunlara rağmen, kökü bizde olmayan bu müzik kültürü bir zaman sonra ister istemez yerini yine "Türk Halk Müziği"ne terketmek zorunda kaldı... Bugün halk müziği programları tekrar zirveye oturdu. Çünkü bu halkın duygusuna tercüman oluyordu. Bugün halk müziğinin yeniden zirvelere çıkmasının altında yatan gerçek halkın kendi kültürüne sahip çıkma duygusudur.
İzzet-i ikram Çok beğenildi bizim programımız. TGRT''de İzzet-i ikram devam ediyor. Enver abi, gerçekten vatanını milletini seven büyük bir insan. Bizim kültürümüze önem veren bir insan. Bize dedi ki;
"Al sana program, türkülerimizle, oyunlarımızla, deyişlerimizle Anadolu kültürünü yansıt ekrana" Biz de elimizden gelen gayretle bu emaneti yerine getirmeye çalıştık, çalışıyoruz. Bugün İzzet-i ikram gerçekten halkın beğenisini kazandı. Takdirini kazandı... Şimdi çok sevilen bir program olarak sürüp gidiyor.
Fırat''ı duyuramadım "Şu fıratın suyu akar serindir, ölem ölem derdo ölem, akar serindir/Yarimi götüren anam, kanlı zalimdir, ölem ölem, kanlı zalimdir, nasıl gülem oy oy" Bu türkü bana ait evet. Bu türküyü gerçekten o zaman da aynı duyguyla söylemiştim. Fakat söylediğim o yıllarda bu kadar imkan nerde? O yıllarda sadece bir kanal TRT vardı. Orda denetimde geçmeyen parçaları televizyonda okuyamazdınız... Fırat türküsü de o zaman TRT denetiminden geçmemişti. Haliyle bu türküyü halka duyuramadım. Bir de benim medyatik bir yönüm yoktur. Bu işi, şimdilerde iyi yapıyorlar. Benim de olsa, bu güzel türküyü duyuranlara teşekkür ediyorum. Şimdilerde dizisi yapılıyormuş varsın olsun. Ben burada şunu söylemek istiyorum. Demek ki güzel örnekler zaman içinde de olsa, gelip gerçek yerini buluyor.
Göründüğüm gibiyim Diyorlar ki, çok sanatçının ya da artistin ekrandaki haliyle özel hayatındaki hali farklı farklı. Olabilir. Bu benimle alakası olmayan bir konu. Ama ben kendime bir düstur edinmişim. Çocukluğumdan beri bu düstura göre yaşıyorum. Ne buyurmuş Mevlana hazretleri: "Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol" Benim düsturum işte bu söz. Ben ekranda nasılsam, özel hayatımda da aynıyım. Ben bir Türk halk müziği sanatçısıyım. Topluma mal olmuş bir sanatçıyım. 35-40 senedir ayakta durmamın sebebi, doğruluğuma, dürüstlüğüme ve halkımın sevgisine mazhar oluşumdur. Onlar beni nasıl beğenip alkışlıyorlarsa, ben de buradan hepsine kucak dolusu selamlarımı, saygılarımı, hürmetlerimi sunuyorum.
Ormanlara yanar özüm Herşey bir tarafa da, yeşile olan ilgimi bilhassa belirtmek isterim. Ağaç dikmek kadar güzel birşey var mı dünyada. Ah bir de şu ciğerlerimizi yakıp kavuran orman yangınları olmasa. Ne olur biraz dikkat edilse, ah ne olur. Yoksa gerçekten geleceğe ümitle bakan bir toplumumuz var. Bugün futbolda kupalar alan, Avrupa''da ismimizden söz ettiren bir ülkeyiz. Bizim gençliğimizde ülke dışında, adımızı bile bilmezlerdi. Esamemiz bile okunmazdı. Öyleyse biraz daha kendimize çeki düzen vermeliyiz.
Para ideal olmamalı Bir mesaj vermem gerekirse, şunu öğütlerim gençlere. Evet, Napolyan "Para para para" demiş. Doğru, hayatın bir gerçeğidir para. Yani para olmadan yaşamak da olmuyor. Fakat para ideal olmamalı. Yani onun uğruna her yol mübah sayılmamalı. İnsanın erdemleri de unutulmamalı. Bizim gençliğimizde bir Ahmet abimiz vardı. Biraz tutumluydu. Hatta bu hareketinden dolayı biz ona biraz da cimri diyorduk. Bir gün dedim ki kendisine: -Ya abi, nedir sendeki bu paraya düşkünlük? Cevabı çok enteresandı: -Para niye lazım biliyor musun? Para, parayı çok sevenlerin yüzüne vurmak için lazım.
Bence de para bu zamanda başkasına muhtaç olmamak için lazım. Ama paranın yeri cep olmalıdır kalp değil...
Altınmeşe''den hatıralar... "Ayaklarin yan basir, Yoksa sen serhoşmisen." Hatıralar hatıralar... İnsanı kimi zaman güldüren kimi zaman ağlatan hatıralar... Hangisinden başlasam da hangisini anlatsam bilmem ki. Ama isterseniz, size ilk sahneye çıktığım günü anlatayım. Bizim Adana''da bir aile çay bahçeşi vardı. Beş altı arkadaş burada sanheye çıkıp türkü okuyacaktık. Ben de sahneye İlk defa çıkacaktım. O kadar çekiniyorum ki anlatamam. Mikrofonu elime aldım. Bir de baktım ki seyircilerin hepsi bana bakıyor. Aileler ön tarafa oturmuşlar, gençler daha arkalarda.
O hali görünce daha da utandım. Elim ayağım birbirine dolandı. Mecburen gözlerimi uzaklara kaydırarak başladım türkülerimi söylemeye. O zaman sahneler de küçüktü. Bu arada mikrofonun kablosu ayağıma dolanmıştı. Sendelemeye başladım. Şöyle eğilip baksam belki kablodan kendimi kurtarabilirim. Ama utancımdan hareket edemiyorum. Tabii sendelemeye başladım. Kablolar ayağıma dolanık halde, sendeleyerek türkümü okudum ama ikinci türküye sıra gelmeden beni sahneden aldılar. Kıvırcık isminde bir organizatör vardı. Bağırdı bana: -Kardeşim sen ne biçim adamsın. Sarhoşluktan ayakta duramıyorsun. Bunca insanın karşısına sarhoş olarak çıkılır mı hiç? Bu söz beni öyle yaraladı ki hâlâ içimden çıkmaz. Oysa ben, bırakın sarhoş olmayı, ailemden aldığım terbiyedir, ağzıma içki almış adam değilim. Utancımdan ayağıma takılan kablo sebebiyle sendelemem, sarhoş zannedilmeme sebep olmuştu. Dedim ki içimden: -Bu meslek bana göre değil. Altı ay boyunca bir daha elime mikrofon almadım. Daha sonra, arkadaşların ricasıyla yavaş yavaş yeniden halk müziğine başladık. Şimdi sahnede elbette evimde gibi rahatım. Seyircimle iç içeyim, ben onlardan biriyim. Bunun şuurundayım.
Burnumun direği sızladı Madem söz ilklerden açıldı bir de ilk sinemaya gidişimi anlatayım.1956 ya da 57 senesi olsa gerek. O zamanlar dönerci dükkanında çıraklık yapıyorum. Çocuğum. Yaz mevsimi ki, Adana cayır cayır yanar sıcaktan. Hatta ayaklarımızın terlemesi sebebiyle, sağa sola tez gidip gelmek için yalın ayak seğirtirdik. Ateş gibi çalışırdık o zamanlar. Akşam 18.00-19.00 deyip de dükkan kapandığı zaman pelte gibi olurduk. Öyle ki yorgunluktan uykumuz gelir, gözlerimizi açamazdık. Dükkanın tam karşısında bir de Halk Sineması vardı. Çocuğuz işte, sinemaya gitmeye can atıyoruz. Bir akşam işten çıktıktan sonra sinemaya gittim. Hem ilk defa film izlemenin heyecanı var hem de yorgunluktan gözlerimi açamıyorum... Bir ara filmin yarısında kendimden geçmiş uyumuşum. Film bitmiş, herkes dağılmış, teşrifatçı dediğimiz sinema görevlilerinin ikazıyla uyandım ki, bir ben kalmışım salonda. Dışarı çıktığımda yine gözlerimi açamıyordum. Kelimenin tam anlamıyla ayakta uyuyorum. Bakın şimdi başıma gelenlere... O zamanlar Adana ve çevresindeki sebzeciler, ürettikleri sebzeleri pazara getirmek için gece yarısında yola çıkarlardı. Kağnılarla ancak gelebiliyorlardı... Gözlerim kapalı uyuyarak gidiyormuşum... Bir ara burnumun tam ortasına öyle bir darbe yedim ki, ateş çıktı gözlerimden. Burnumun direği sızladı... Ağzım burnum kan içinde kaldı bir anda... Meğer tam karşımdan gelen kağnının üzerine doğru gitmişim ve kağnının oku tam burnuma gelmiş... O çarpma esnasında burun kemiğim kırılmış... Sinema merakının ve çocukluğun verdiği o yorgunluğun sonucu kırılan burnumu, 1978 senesinde ameliyatla düzelttirdim... Ama o geceyi ve burnumun sızladığı anı ömrüm boyunca unutamam...

