Kaydet
a- | +A

Gani Müjde ile söyleşimizde demişti ki, "Şaka maka derken 2000''li yıllarda birçok ülkeyi geride bırakmışız. İtalya gibi Yunanistan gibi birçok ülkede, yazımı göndermek için internet cafe arayıp bulamazken, Ege sahillerine adım başı internet cafeyle karşılaştım." Evet, ilerlemenin veya çağdaşlaşmanın tek göstergesi internet cafe açmak değildi elbet. Ama bir GS''nin UEFA kupasını alması, Milli Takım olarak çeyrek finale kalmamız tesadüf olmasa gerek.

Nerden mi aklıma geldi tüm bunlar? Bugün okuyacağınız yazı Kastamonu''dan Özgür Erbil isimli bir okura ait. İçeriğinden çok üslup olarak çok hoşuma giden bir deneme bu. Doğrusu İstanbul, İzmir, Ankara gibi metropol şehirlerimizde yetişen gençlerimizin böylesi hoş denemelerine alışkındık ama Anadolu''nun diğer illerinden de böylesi denemelerin gelmeye başlaması kültür dünyamız açısından çok ümitlendirdi beni. Buyurun, sizi Özgür''le başbaşa bırakıyorum. "Umuduma gidiyordum, yarıda kalmış bir hayatı tamamlamak için; yarı yoldan bindim otobüse ömrümün son noktasının nerede konacağını bilmeden. Otobüs küçüktü, acizdi taşıdığı yüklerin yanında. Arabanın her köşesi doluydu, ayakta hiç kimse yoktu. Herkes koltuğundaydı ve çok rahattı. Önümde iki köylü amca buğdayların fiyatını konuşur, sağ cenahta iki entel müsveddesi şarkı kasetlerinin fiyatını, hepsi de konuşur işte. Daha öndeyse konuşanlara muhalif iki kişi somurtkan çehrelerle sağa sola bakarlar. O an kendimi ülkemin deniz seviyesine indirgenmiş ya da ölçeği küçültülmüş haritasında gibi hissettim. Bütün bunların aksine hakikati konuşanlar da vardı. Tam oradaydı, ortada, can alıcı yerde, nabzın attığı, kalbin çarptığı yerde, 14 numaralı koltuktaydı. O genç annesi ile seyahatteydi. Anadolu tabiri ile "okumuş adamdı, büyük adamdı." Okumadığı şeyler de vardı. Mesela; otobüse binince güneş gözlüğünü çıkartması gerektiği ve bunun "hava atmak" için kullanılamayacağı gibi. Bense en arkada en dipteyim, sıkışıp kaldım. Otobüsün koridoruysa daha sıkışık, tıka basa dolu. O gencin konuştukları, ülkemizin pek göze çarpmayan bir meselesiydi. Malum, üniversiteliydi. Uzak bir yerde okuyordu, uzun yollar alıyordu. Seyahat şirketlerinin yolcuların rahatına itina göstermediğinden, para kazanmak maksadıyla fazla yolcu aldıklarından söz ediyordu. Haklıydı. Güzel konuşuyordu. Otobüste pür dikkat o genç dinleniyordu. İyi niyet, iyi düşünmek kanımıza işlemiş ya, ben de diyorum ki kendime, "Gerçekten ne hoş bir insan şu genç, ne güzel konuşuyor." "Yollar aşa aşa biter" diyor ya Anadolu türküsü, bu düşünceler zamana galip geldi ve yolun yarısına gelmiştik. Arabamızın iki yaşlı konuğu var. Önden yaşlı bir hanım bindi. Alnında sarı altınları, elinde yeşil pazar çantası, sırtında mor entarisi. "Klasizmin en büyük temsilcisi Moliere" derler ya o laf; işte klasizmin gerçek öncüsü bu nine, arkasında dağ gibi bir milletle yürüyor. Arkasından gelen kocasıymış, yaşı seksene dayanmış bir gazi dedemiz. O an kendimi elinde kılıcı, başında sarığı, kalbinde imanı, alında nuruyla Mohaç''taki Kanuni karşısındaki Ferdinand gibi hissettim ve titredim. Çok değil, daha dün atına bindiğinde yüzlerce asker ayağa kalkıp selam dururdu. Erlerin ayakları, düşmanın kalbi, bağırdığında dağların etekleri titrerdi... Bu defa otobüse bindi ne kimse ayağa kalktı ona yer vermek için, ne de birinin yüreği titredi. Ben şahidim, dağlar bile saygısızlık etti gaziye. Hiç alınmadı; zafer kazanmış bir kumandan edasıyla çöktü olduğu yere, felçsiz koluna dayanarak. Oturttu hatununu karşısına. Başladılar muhabbette... Devamı yarın

ÖNE ÇIKANLAR