Ne bilgeler durdurabilmiş fesatlığı ne de kanunlar... Ne nasihatler sona erdirmiş dedikoduyu ne ayıplamalar. Bu sebeple ne sevenler ayrı kalmış birbirinden ne yuvalar dağılmış, nice dostluklar nefrete dönüşmüş. Nicelerinin yaşadığı destan olmuş. Günümüzde her ne kadar kimsenin çektiği çile destan olmuyorsa da, bizim okuyucularımız bu köşede acılarını kederlerini, diğer yandan mutluluk ve sevinçlerini birbirleriyle paylaşma şansına sahipler hiç olmazsa. Tıpkı, "Kararan dünya" rumuzuyla yazan okuyucumuz gibi...
"Size bu mektubu, içim kan ağlayarak, gözlerim dolu dolu, ellerim titreyerek yazıyorum. Ben bir iftiranın mağduru olmuş, ikbâli geleceği sinsi sinsi kemirilen bir gencim. Üniversite öğrencisiyim ama artık hiçbir idealim hiçbir hedefim kalmadı desem yalan olmaz.. Küçük yaştan beri hep duymuşumdu bu sözü: "Yuva yıkanın iki dünyada yakası bir araya gelmez" Böyle söylerdi büyüklerim. Ama acaba kurulmak üzere olan yuvaya engel olanın hali ne olurdu? Memleketim Kastamonu''dan İstanbul''a 1994 yılında geldim. 1997''ye kadar her yıl üniversite sınavlarına girmiş, hepsinde de başarılı olmuş, tam 5 tane fakülte değiştirmiş bir gencim. Allaha şükür 1997 yılında, nihayet istediğim fakültenin istediğim bölümüne girdim.
Şu anda son sınıfa geçmiş bulunuyorum. Çok iyi bir not ortalamam var. Kendi okulumda olmasa bile, büyük bir ihtimalle İstanbul''a en yakın bir üniversitede öğretim görevlisi olacağım. Çünkü şimdiye kadar tuttuğum her işi yüce Rabbimin izni ve yardımıyla başarmış durumdayım. Ona ne kadar şükretsem azdır. Öğrenciliğimin yanında, günlük ve haftalık olmak üzere iki tane gazeteye "bulmaca" hazırlayıp veriyorum. Dolayısıyla beni çok rahat geçindirecek bir gelirim var. Halamın torunu ile beraber büyümüştük memlekette. Ben ondan 5 yaş büyüktüm. Tabii onlar bizden önce gelmişlerdi İstanbul''a.
Bir ailenin en büyük çocuğuydu ve tek kızıydı. Babası bir otelde çalışıyordu. Maddi durumları da iyiydi. Ben de okul nedeniyle İstanbul''a gelince, ailesinin isteğiyle ona derslerinde yardımcı oluyordum. Zeki ve hırslı bir kızdı. Ortaokulu dışardan vermiş, liseyi başarıyla bitirmişti. Birazcık benim de yardımlarımla, Anadolu''daki üniversitelerden birini kazanmıştı. Bu arada ben, bu kızı sevmeye başladığımı farketmiştim. Çok güzel olduğu kadar, tam benim aradığım bir terbiye içerisinde büyümüştü. Kendimi ona o kadar kaptırmıştım ki, "Tam, bana eş, çocuklarıma da anne olacak bir kız" diyordum. Bugün gibi hatırlıyorum. 1999''un Aralık ayıydı. Evimizin karşısındaki pastanede oturuyor, bir yandan çayımı yudumlarken, öte yandan da elimdeki gazeteye göz gezdiriyordum.
Birden cep telefonum çalmaya başladı. Arayan o idi. Bana kinayeli kinayeli konuşuyordu: "-Beni hepten unuttun. Oysa biz bu yola beraber baş koyduk..." O günden sonra her gün telefonda konuşuyor olduk. Duygularını rahatlıkla açabilen, kendine güven duygusu olan bir kişiliğim vardı. Ama buna rağmen araya o baş belası sevgi girince, bülbül kesilen dilim lal oluveriyordu. Konuşamıyordum. İyi de bu nereye kadar böyle sürecekti. En sonunda verdim kararımı. Yanına gidecek, açılacak, teklifimi yapacaktım.
11 Nisan 2000 Salı akşamıydı. Bindim otobüse, ver elini İstanbul. Tatil olmasına rağmen sırf duygularımı ona açmak için İstanbul''a gidiyordum. Kendisinin de haberi vardı ve beni bekliyordu. 750 kilometrenin sonunda varmıştım vilayete. Fakat daha 60 kilometre yol kaydetmiştim. İlçe oldukça geriydi ve nüfusu 2000 kadardı. Başbaşa kaldığımızda saat 12:00''ydi. Tecrübemi de kullanarak ortamı ayarladım ve açıldım kendisine. Bu arada onun çok beğeneceğini umduğum bibloyu da takdim ettim.
Kalbim küt küt atıyordu. Allahım bana ne cevap verecekti? Devamı yarın

