"Bütün Dünya" Başkent Üniversitesi Kültür yayınlarından, aylık genel kültür dergisi. Dergi dediysem öyle roman boyunda ama 150-160 sayfalık mini bir kitapçık. Ama içinde neler var neler. En görkemli sanat fotoğrafları, meşhur olmuş kimselerin unutulmaz hatıraları, nice buluşların öyküleri, ilginç bilmeceler, güzel sözler, değişik bakış açılarıyla ülke tanıtım yazıları, sanat ve edebiyatla ilgili nadide bilgiler... Hele bir sarı zemine köşe içerisinde yayınlanmış yazılar var tadına doyum olmuyor Ne dersiniz sizce de öyle mi? Hele bir okuyun da... Doğum odasında bir garip tanık... Hemşire, hastane koridorunda bekleyen adama yaklaştı ve gülümseyerek bilgi verdi: "Doğum çok iyi gidiyor" dedi. "Bu olayı izlemek için içeriye girmek istemez misiniz?" Adam, içeri girmek istemediğini söyleyince hemşire, doğum yapmakta olan kadının yanına geri döndü. Aradan bir süre geçtikten sonra hemşire yeniden adamın yanına geldi ve herşeyin çok iyi gittiğini söyleyip, onu rahatlattıktan sonra, içeriye girmek isteyip istemediğini bir kez daha sordu. Adam bunu istemediğini bir kez daha söyledi ve terleyen elleri arasındaki araba anahtarı ile oynamaya başladı. Bebek artık görünmeye başladığında, hemşire dayanamadı ve yeniden dışarı çıkarak adamın yanına geldi ve kolundan çekerek onu zorla içeriye, doğum odasına aldı. Bebek doğduktan sonra hemşire, adama bunun kaçırılmayacak bir an olduğunu söyledi ve "Zorla da olsa, sizi iyi ki içeri aldım"dedi. Adam daha fazla dayanamadı ve ağlamaya başladı. Hemşire çok duygulandı. Ağlayan adama sarıldı ve bunun ne kadar özel bir an olduğunu belirtmeye çalıştı: "Bir çocuğun dünyaya gelişi çok önemli bir olaydır" dedi. "Her baba çocuğunun doğumunu kesinlikle görmeli ve bu önemli olaya kesinlikle tanık olmalıdır." Adam ağlamasını sürdürürken, hemşirenin konuşmasından güçlükle fırsat bulup, derdini söyleyebildi: "Bu çocuk da benim değil, bu kadın da benim eşim değil, hemşire hanım" dedi. "Ben burada, doktora arabasının anahtarını vermek için bekliyordum!" *** Derviş kaşıkları... "Sevginin yalnızca sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" diye sordular bir bilgine. Bilge, büyük bir sofra hazırladı ve sevgiyi dillerinden eksik etmemelerine karşın, onu günlük yaşamlarında hiç kimseye göstermeyen kişileri yemeğe çağırdı. Sofrada herkes yerini aldıktan sonra, önlerine birer tas sıcak çorba, sonra da derviş kaşıkları denilen, sapları bir metre uzunluğunda özel kaşıklar getirildi. Ev sahibi konuklarına bu kaşıkları nasıl tutmaları gerektiğini söyledi: "Herkes kaşığının ucundan tutmak zorundadır." Konuklar, uçlarından tuttukları bir metre uzunluğundaki kaşıkları güçlükle taslarına daldırıyorlar, fakat kaşıklarına çorba doldurup, ağızlarına götüremiyorlardı. Ağızlarına bir kaşık çorba koyabilmeyi beceremeyen konuklar, yemekten sonra kalktıklarında, karınlarını doyuramamışlar, kaşıklarından dökülen çorbalarla da sofranın üstünü kirletmişlerdi.
Bilge, bir gün sonra ikinci bir yemek daveti yaptı. Bu kez, sevgiyi gerçekten bilen ve her gün sevgiyle yaşayan kişileri çağırdı. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen pırıl pırıl kişiler geldiler ve bu kez onlar yerlerini aldılar, sofrada. Önlerine birer tas sıcak çorba ve sapları bir metre uzunluktaki derviş kaşıkları getirildi. Onlara da kaşıkları ancak, saplarının uçlarından tutabilecekleri kuralı söylendi. Ev sahibi bilgenin "Buyurun, afiyet olsun" sözünden sonra sofradaki herkes, önündeki kaşığı, sapının ucundan tuttu ve... Herkes kaşığını, karşısındaki kişinin tasına daldırıp, kaşığına aldığı çorbayı, karşısındaki kişinin ağzına uzattı. Ve bu yöntemle herkes karnını doyurabildi. Konuklar sofradan kalktıklarında ise, sofranın üstünde, dökülmüş tek damla çorba yoktu. "Sevginin yalnızca sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" sorusunu soranlara bu uygulamayla cevap verdikten sonra bilge, bir de öğütte bulundu: "İşte" dedi. "Kim ki yaşam sofrasında yalnızca kendini görür ve yalnızca kendini doyurmayı düşünürse, o kişi aç kalacağını da bilmelidir. Ve kim ki başkalarını da düşünür ve onları da doyurmaya çalışırsa, bir başka kişi tarafından o da kesinlikle doyurulacaktır. Çünkü hayat denilen bu pazarda, alan değil, veren kazançlıdır her zaman..."

