Kaydet
a- | +A

Devlet Bakanı Sayın Ramazan Mirzaoğlu''nun anlatttığı o kadar çok şey vardı ki, Cumartesi günkü söyleşimizde hepsini size aktaramadık. Hiçbir şekilde hiçbir yerde dile getirilmeyen ama denizcilikte elimizdeki fırsatları değerlendirme konusunda, acınacak halde olduğumuzu ortaya koyan gerçeklerdi anlatılanlar... Bakan bey anlatırken, bunca imkanı değerlendiremeyip sonra da başkalarından medet uman bir ülke olmanın ezikliğiyle kahroldum. Nasıl olmazdım ki? Bizim denizlerimizde, bizim deniz ticaretimizi başka ülke gemileri yapıyor. O sularda ticareti başka ülkenin gemileri yapıyorsa, harita üzerinde bizim kara suyumuz olmuş ne çıkar?

Ve biz her yıl bu sebeple milyarlarca dolar parayı elimizden kaçırırken, para diye başka ülkelere el açmaktan gocunmuyoruz. Bu kadar mı basiretimiz bağlı? Bu kadar mı çaresiziz?

Ne elimizde doğru dürüst gemi var, ne de var olan gemilerimiz yeni? Yahu biz bunca yıldır ne yapıyorduk?

Ne yapacağız, hem yollara iki kilometre aralıkla "İçinizdeki trafik canavarını durdurun" diye tabela asmayı marifet sayıyor, hem de elimizde bunca deniz yolu imkanı varken tren yolu bile değil, nedense ısrarla karayolunu tercih ediyorduk. Oysa diyor ki Sayın Bakan: "Karayolları en pahalı yöntem. Bakın bir yük, deniz yoluyla bir liraya, demir yollarıyla dört liraya, karayoluyla yedi liraya taşınıyor. Biz en pahalı olanı tercih ediyoruz. Sonra da trafik canavarından dert yanıyoruz.

Bu hangi akla hizmet söyler misiniz? Neymiş öte taraftan, tasarruf tedbiriymiş? Tasarruf hemen yanıbaşımızda sahilleri dövüyor beyler... Yedide bir ucuza sizi bekliyor. Sayın Ramazan Mirzaoğlu, bu açıdan da kolları sıvadığını söylüyor ve diyordu ki: "Denizcilik müsteşarlığımız, deniz nakliyesine ve denizde yolcu ve yük taşımaya ağırlık veriyor. Antalya ile İzmir arasında Ro-Ro gemileri konulmasında özelleştirmeyi ve özel teşebbüsü teşvik edeceğiz. Gerek İstanbul gerek başka yerler ve belediyeleri,

yolcu taşımada kullanılacak deniz otobüsleri almaları konusunda, kendilerini yakıttan vergi almamak yoluyla teşvik ediyoruz." Deveye sormuşlar "Boynun neden eğri" diye. Cevap vermiş "Nerem doğru ki?" Her gün, hangi tankerin hangi yalıya bindireceği meçhul bir Boğaz trafiğimiz var. Bu gemilerin neden klavuz kaptan almadığını sorduk Sayın Bakana. Eyvah ki eyvaah... Meğer Boğaz trafiği halen 1936 yılındaki Montrö anlaşmasına göre devam ediyormuş. Neymiş bu anlaşma? "Barış zamanında gemilerin geçişi serbest olur." Dolayısıyla isteyen klavuz kaptan alıyor, isteyen almıyor. Devam ediyor sayın Mirzaoğlu: "-İstanbul Boğazı, normal su yolu değil. Tam 12 yerde, gemilerin en az doksan derecelik rota değiştirmesi lazım. Boğaz yer yer daralmakta. Boğazda yer yer akıntılar olmakta. Bu akıntıların yeri ve zamanı hava şartlarına göre değişmekte. Dolayısıyla İstanbul Boğazından geçmek tamamen tecrübeye dayanmaktadır. Oysa bu yerden 300 bin tonluk tankerler bile geçiyor."

70 yıl öncenin şartlarına göre yapılan anlaşma sebebiyle, güzelim Boğazımız bu tankerlerin keyfi geçişine bırakılıyor. Kimse de çıkıp, "Yahu o zaman günde 13 gemi geçerken, şimdi yüzlerce geçiyor. Hiç olmazsa klavuz kaptan alma zorunluluğu getirelim" diye masaya oturmuyor. Gerçi o zamandan bu zamana hangi Dışişleri Bakanı bu konuda ne yaptı bilmiyoruz ama, haydi diyelim Montrö anlaşması bağlayıcı unsur. Ya tüm dünyada radar sistemine geçilmişken, bizde hâlâ deniz fenerleri kullanması da mı anlaşmaya bağlı? İstanbul Boğazındaki fenerler 1890 yılından kalmaymış beyler... Sinyalizasyon sistemleri de 1895''ten kalma. İşte Sayın Mirzaoğlu bunların yenilenmesi için kolları sıvamış. Boğazlara şimdilik toplam 13 radar alınacakmış. Bunun yanında uyduyla habeleşme sistemi de geliştirilecekmiş.

Buradan Sayın Bakanımıza binlerce kez teşekkür ederken, tüm ilgilileri bu konuda sayın Mirzaoğlu''na yardıma çağırıyoruz.

ÖNE ÇIKANLAR