Hatay''dan Mehmet Ali Yücel''in hatırası, toplumda yaşanan binlerce dramdan sadece bir tanesi.
"Felek insana vurdu mu, acımasız vuruyor... Ben de bu darbelerden dolayı bitmiş, tükenmiş bir insanım. Benim kadersizliğim daha bebekken anne ve babamın ayrılmasıyla başlamış... Biraz büyüyünce her ikisi de beni istemedi. Benim yaşıtım çocuklar, sokakta oyun oynarken, ben ufacık omuzlarımda ayakkabı sepeti taşıyordum.
Öylesine sefil bir hayatım vardı ki, kelimelerle anlatamam. Bazen çocuklar dükkan kapısının önünde toplanır, ellerinde renkli şeyler yerlerdi. Ben bunların ne olduğunu ve tadını merak eder, ama bir türlü alıp da tadamazdım. Param yoktu. Ancak ustalarımın yanında karın tokluğu ve yatacak yer karşılığında çalışırdım. Cumartesi günleri de ancak yıkanıp temizlenmem için banyoya gitmek üzere para verirlerdi. Olsun, yine Allah onlardan razı olsun ki, beni pis işlere bulaştırıp, pis insanların eline düşürmediler, beni korudular.
Hiç unutmam, yine bir gün çocuklar kapının önünde, o renkli şeylerden yiyorlardı. Artık dayanamadım, çocukça duygularla yanlarına yaklaştım. Dedim ki: -O yediğiniz şey nedir? Hep bir ağızdan gülüşerek cevap verdiler. -Aaa daha şekeri bilmiyor. -Bunun adı boyalı şeker. -Bana da verir misiniz? Önce nazlanan çocukların arasında bir tanesi öne çıktı. Komik bir gülümsemeyle şart koştu: -Bak şu yerdeki çakıl taşlarından kaç tane yutarsan, sana o kadar şeker veririm. Öylesine canım çekmişti ki, o şeker denilen şeye kavuşmak için, yerden toplayıp verdikleri mini mini çakıl taşlarından üç tane çakıl taşı yuttum. Sonra elimi uzatıp yalvardım: -Haydi ver. -Al. Üç çakıl taşını yutup, yerine üç tane şeker aldım. Oradan uzaklaşırken şekirleri yemeye kıyamıyordum. Çünkü hemen bitmesinden korkuyordum. Bir de baktım ki ardımdan bütün çocuklar katıla katıla benim halime gülüyor... İşte o zaman çok mahcup oldum. Dedim ki kendi kendime: -Büyüyüp param olursa kendime şeker alacağım. Sonra hayaller... Evlenir de çoluk çocuğum olursa hepsine hep şeker alacağım. Bu duygularla karışık ağlayarak iş yerime gittim.
Ben böyle zor şartlarda, böylesine mağdur bir hayat sürerek büyüdüm. Yıllar su gibi akıp gitti... Evlendim, çoluk çocuğa kavuştum. Ama sahipsiz ve ezik büyümenin mahçupluğu hiç yakamı bırakmadı... Şimdi 50 yaşındayım. Biri evli, biri lise sonda biri ortaokulda okuyan üç çocuğum var. Var olmasına var da benim asıl anlatacağım hatıra bundan sekiz sene öncesine dayanıyor. Sekiz sene öncesine kadar, çalıştım didindim elimden gelen herşeyi yaptım. Çocuklarımı hiçbir şeyden mahrum etmemeye çalıştım. Şimdiyse çok büyük bir çıkmazdayım. Bir zamanlar çalışarak yaptığım evim ve bazı mallarım gitti. Buna sebep beni bir zamanlar istemeyen, çocukken sahip çıkmayan, elim ekmek tutup, ev bark sahibi olunca arayan ebeveynimdi.
Ne zaman ki aradılar ve birlikte iş yapmaya karar verdik, benim için hayat ikinci defa kararmaya başladı. Nasıl mı? Efendim, bendeniz kunduracılık yapıyordum. Meslek el işçiliğinden çıkıp makineye dönünce, biz de çıkmaza girdik. Haliyle arayışa da... Bu arada babamlar dediler ki: -Ne oralarda sürünüp duruyorsun. Sat evini dükkanını tezgahını, al parayı gel. -Sonra? -Burada sermaye yapar ortak iş kurarız be oğlum. İşte bu sözler üzerine İstanbul''daki kurulu düzenimizi bozup, evimizi ve dükkanı elden çıkartıp memlekete döndük. Bizden geriye sadece evlendirip İstanbul''da bıraktığımız kızım kalmıştı.
Çocukken beni sokağa atan, bana bakmayan insanlar acaba bundan sonra pişman mı olmuşlardı? Beni niçin çağırıyorlardı?
Devamı yarın

