"Adımı vermeyin" diyor, rumuz Ümraniyeli. Ama yüreğinde belki bir ömür boyu dinmeyecek olan hasrete rağmen, yaşamak zorunda kaldığı gerçeği yansıtıyor gönderdiği faksta "Şu an ondokuz yaşında bir genç kızım. Haftaya nişanlanıyorum. Ve bundan dört sene öncesine dönüyorum. Bir konfeksiyon atölyesinde çalışmaya başladığım yıllara yani... Daha onbeş yaşındaydım o zamanlar. Bir gençle tanıştım. Çok samimi bir insandı. Öyle yaldızlı kelimelerle, yapmacık pozlarla kız tavlamak isteyen kimselerle uzaktan yakından alakası yoktu.
Ciddi bir insandı. Konuştuğumuz şeyler bambaşkaydı. İyiliklerden güzelliklerden, insan olmamızın gerektirdiklerinden... Ne biliyorsa anlatıyordu, ne kadar anlıyorsam anlamaya çalışıyordum... Yanından her ayrılışımda kendimi daha bir rahatlamış, daha bir huzura ermiş buluyordum... O kadar ki, bir zaman sonra içimden kendime saygı duyma hissi uyandı. Bir kadın olarak aslında bizlerin, bize değer verilmesi gerektiğini söyleyen bazı entellerin zannettiklerinden çok daha değerli olduğumu hissettim. Bu duygularla, tamamen kendi isteğimle tesettürü seçtim. Benim kendime olan saygım, onun bana olan ilgisini daha da artırmıştı. Öyle ki, artık bazı düşünce ve isteklerini rahatlıkla söylüyordu bana. Ona o kadar bağlanmıştım ki, onun bilgisi olmadan çarşıya pazara hiçbir yere gitmiyordum. Onun rehberliğinde hareket etmek bana haz veriyordu. Böyle böyle aradan iki sene geçti. Onun askerlik zamanı gelmişti. Fakat benim de ona olan saygım sevgiye dönüşmüştü. Söz vermiştim: -Seni askerden dönünceye kadar bekleyeceğim. -Ben de seni asker dönüşü gelecek ve ailenden isteyeceğim. Artık o benim aşkımdı. Ailesi köyde oturuyordu. Kız kardeşleriyle de devamlı telefonlaşıyorduk. Bazan nostaljik olsun diye mektuplaşıyorduk. Aşkımla da sürekli mektuplaşıyorduk.
Günler bir su gibi akıp gidiyordu. Artık onun gelmesine kendimi iyiden iyiye hazırlamıştım. Ona olan sevgimden aşkımdan hiçbir şey eksilmemişti. Biz, dört kız bir erkek, beş kardeşiz. Ben ikinciyim. Derken ablamı istemeye geldiler. Ailem de ablamı evlendirmeye karar verdi. Bu habere hem o hem ben sevinmiştim. Çünkü evlilik sırası bana gelmişti. Biliyordum ki ailem bu konuda bir sorun çıkarmayacaklardı. Ablam nişanlandı. Aşkım da iki ay sonra gelecekti. Mutluydum. Artık günlerimiz sayılıydı. İki ay sonra bir daha ayrılmamak üzere kavuşacaktık. Ve bir sabah gazeteyi okurken, onun da resmine bakıyordum. Bir haber ilişti gözüme. Kahreden bir haber... Neye uğradığımı şaşırdım. Kalbim burkuldu, tavan dönmeye başladı. Kendimden geçmiş, bayılmışım. Şehit düşen erlerin içinde adı geçiyordu. Daha dün konuşmuştum. Olamazdı böyle birşey. Sesi hâlâ kulaklarımdaydı... Ama acı gerçek değişmiyordu. Kara haber tez yayılıyordu. Üzerinden resimlerim ve bana yazıp da daha atamadığı bir kanlı mektup çıkmış. İşten ayrıldım. Deliler gibi olmuştum. Kolum kanadım kırılmıştı. Aradan iki ay geçti. Kendime gelemiyorum. Her geçen gün daha da kahroluyorum. Unutamıyorum. Birden bire bir haller olmuştu o acının ardından... Annem bel fıtığından ameliyat oldu. Bir hafta sonra amcam kanserden kurtulamayıp öldü. Onun öldüğü akşam benim kolum kırıldı. "Allahım sen sabır ver!" diye ağladım. Neydi bu başıma gelenler... İki gün sonra sekiz yaşındaki küçük erkek kardeşimin koluna buzlu cam düştü. Dikiş attılar. İki gün sonra da, aynı küçük kardeşim üçüncü kattan düştü. Kırılmadık yeri kalmadı. Bir hafta sonra da babam bu kadar acıya dayanamamış olacak ki kalp krizi geçirdi. Tam toparlanmaya başlıyorduk babam ikinci kalp krizi geçirdi. Ameliyat dediler. Benim de alçım çıkmıştı. Babam ameliyathanede üçüncü kalp krizini geçirdi. Yirmi gün komada kaldı. Onun hastaneden çıkmasıyla herşey düzene girdi.
Bu arada ablamın da düğün günü geldi. Onu evlendirdik. Evleneli dört ay oldu. Ben ise birisiyle haftaya nişanlanıyorum. Bilmem anlıyabiliyor musunuz?

