“Garip olan bir şey vardı… Ne zaman bir yatır ziyaret etsek yağmur yağıyordu.”
İhtiyarlar, gözlüğün altından konuşurlardı. Sonra da: “Hoş geldiniz hocalar…”
Sonra biri çıkar: “Siz kaymakamlıktan gelen hocalarmışsınız…” derdi.
Biz de maksadımızı anlatırdık. “Köyün kültürel geçmişini yazacağız amca. Eski âdetleri, yatırları, oyunları…”
İşte o anda yaşlı gözler başka türlü bakmaya başlardı. Çünkü insan yaşlandıkça en çok unutulmaktan korkuyordu.
Bir gün yine yüksekte bir köye gitmiştik. Köyün dışında, çamların arasında eski bir yatır vardı. Bizi oraya doksan yaşına yaklaşmış Ali Dede götürüyordu. Elindeki baston taşlara vurdukça kuru sesler çıkıyordu.
“Evlat” dedi, “bu zat Horasan’dan gelmiş…”
Kamerayı açtım. Yavaş yavaş anlatıyordu.
“Eskiden burada eşkıyalar çokmuş. Millet korkudan dağa çıkamazmış. Bu eren gelmiş, köylülere yardım etmiş. Aç doyurmuş. Hastaya bakmış…”
Bir an sustu. “Anadolu kolay yurt olmadı evlat…” dedi. O cümle içime işledi.
Gerçekten de gittiğimiz hemen her köyde mutlaka bir yatır vardı. Hepsinin hikâyesi birbirine benzerdi ama hepsi ayrı bir ruh taşırdı. Horasan erenleri… Anadolu’ya gelip yerleşmişlerdi. Üstelik hep köylerden biraz uzağa… Sanki köylüye yük olmamak istemişlerdi.
Ama asıl büyük işleri gönülleri fethetmek olmuştu. Köylülere güzel ahlakı göstermişler, sevgiyi anlatmışlar, paylaşmayı öğretmişlerdi. Anadolu’nun İslamlaşmasında onların izi vardı...
Biz bunları dinledikçe sadece bilgi toplamıyorduk; geçmişin nefesini duyuyorduk.
Fakat garip bir şey vardı… Ne zaman bir yatır ziyaret etsek yağmur yağıyordu. İlkinde tesadüf dedik. İkincisinde şaşırdık. Üçüncüsünde artık birbirimize bakmaya başladık.
Bir gün dağın eteğindeki eski bir türbeye gitmiştik. Gökyüzü sabah masmaviydi. Türbenin kapısına vardığımız anda kara bulutlar toplandı. Yanımdaki arkadaşım Mehmet “Hocam yine başladı…” dedi.
Ercan hocam gülmeye çalıştı.
“Bu işte bir hikmet var galiba.” Daha sözünü bitirmeden gök gürledi. Sonra yağmur… Öyle bir yağdı ki birkaç dakikada sırılsıklam olduk. Kamera çantasını montumun içine saklamaya çalışıyordum.
Türbenin saçak altına sığındık. Yağmur toprağa vurdukça mis gibi bir koku yükseliyordu. Çam ağaçları rüzgârla sallanıyor, uzaktan köpek havlamaları duyuluyordu. Mehmet titreyerek “Hocam” dedi; “vallahi bu yatırlar bizi seviyor mu kızıyor mu anlamadım.” DEVAMI YARIN

