*Mesleğime aşığım Hani atalarımızın bir sözü vardır, "Dağına göre kış" derler. İşte benim mesleğim de öyle. Diyorum ki, Allah herkesin tıynetine göre meslek vermiş... Sanki ben bu meslek için varım gibi geliyor... Sanki bütün hücrelerimle bu işi yapmak için varmışım gibi geliyor... Onun için diyorum ki, ölsem ölsem dirilsem tekrar aynı mesleğimde çalışırdım. Başarısız olduğum zamanlar da oldu, üzüldüğüm taraflar da oldu. Hatta zaman zaman parasız kaldığım da oldu. Ama hiçbir zaman, zamana uymadım. Yani devir bunu istedi, şimdi bu iş geçerli diyerek hareket etmedim. Bütün hal ve şartlarda sanatım ve sanatçılığım neyi gerektiriyorsa onu yaptım... Ve şunun altını çizebilirim ki, sanata ait bir başarısızlığım olmadı. *İşin kötüsü olmaz Bugün belki de, Türkiye''nin kendi ekonomik yapısından kaynaklanan bir şey var. Gençler nedense tez elden para kazanmayı hedefliyorlar. Diğer bir deyişle çabucak köşeyi dönmek istiyorlar. Mesleklerini hemen paraya dönüştürme düşüncesi var... Hem öyle böyle para değil bayağı büyük paralara dönüştürme... İşte gençler bu umutla işe başlıyor ama arzu ettikleri parayı çabuk elde edemediklerinde hayal kırıklığına uğruyorlar. Dünyanın her yerinde geçerli olan bir şey var. İnsanlar mesleklerinde ne iş yaparsa yapsın, bu işin uzmanı, aranan elemanı olacak kadar işini sevmesi ve onu yapmak için çalışması lazım. Mesleğin iyisi kötüsü olmaz. Eğer insan bu düsturu bir yana bırakır ve sadece para kazanmayı düşünürse, mesleğiyle ilgili insanları para olarak görmeye başlarsa işte o zaman saygı sevgi biter... *Önce insana saygı Evet, önce insana saygı... Yurt dışında bunu çok gördüm... Bir yere gitmek için biletçiye soru soruyorsunuz... Adam, tarif etmeden önce defteri açıp alternatif yolları söylüyor ve diyor ki: "Şuradan gidersen şu kadar zamanda gidersin, buradan gidersen şu kadar ucuza gidersin?.." gibi. Yabancı olduğunu anlasa bile seni başından savmıyor... Tabii o kişinin kendisi de insan olarak hemen tüm sosyal haklara sahip. Dolayısıyla insan olmanın gereğini yapıyor ve karşılığını alıyor. Böyle olunca insanlar mesleğini en iyi yapmaya başlıyor. Hayat kendiliğinden dengeye oturuyor. *Hayran değilim, fakat... Avrupa hayranı değilim. Ama İngiltere''ye gittiğimde görüp yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum. Londra''ya bir saatlik mesafede 75 bin insanın yaşadığı bir şehirde, bizdeki hipermarketler gibi bir alış veriş merkezi var. Müşteriler için bir otopark var. Oldukça geniş. Kapıda görevli de yok. 100 metre ileride de paralı otopark var... İnsanlar, paralı otoparka araçlarını bırakmak için bazen sıra bile bekliyorlar. Kimsenin aklına, "Şu hipermarketin parasız otoparkına çekivereyim" gibi bir düşünce gelmiyor. Neden? Çünkü, "Oraya alış veriş için gelen otomobiller park eder" terbiyesini almışlar... Zeka başka uyanıklık başka şeydir... Orada kimse bizimkiler gibi araç bırakıp gitmeyi düşünmüyor mu? Düşünüyor elbet. Ama yaptığı işin kurallara uymadığını ve yanlış olduğunu da düşünüp kendini kuralların dışına çıkmaktan men ediyor... İşte bizim insanımızdaki zeka, eğer zaman içinde uyanıklıktan çıkar da, kurallara göre belirli kalıplara oturabilirse, inanıyorum ki, çok ama çok başarılı bir ülke oluruz... Çünkü insanımızın gerçekten çalışkan ve dinamik bir yapısı var... *Saygı görevdir Gerçekten, saygısızlığa hiç tahammülüm yok. Evet, sevgi emek işidir. Ama saygı bir görevdir. Sevmediğim bir insan bile olsa, o benden büyükse veya o benim ustamsa, onu sevmeyebilirim ama ona saygı göstermek zorundayım. Şunu her zaman kesinlikle söyleyebilirim ki, bazı insanlar sevilmese de saygıyı hak etmişlerdir. Çok vardır böyle örnekler. Belki yer ve zaman olarak beraberliğimiz olmadığından dolayı yakınen tanımadığım, bu sebeple de ona karşı farkında olmadan ön yargılı davrandığım veya sevmediğim öyle kimselerle karşılaşmışımdır ki, hemen ayağa kalkıp, ya da bacak bacak üstüne atmaktan hemen vazgeçip onlara hürmet ve saygı göstermişimdir. Herşeyin temelinde yatan şey "Hoşgörüdür" denebilir ama o da saygıdan doğuyor... Sen ona görevini yap, saygını göster... O zaman arada yumuşamalar başlayacak, hoşgörü kendiliğinden oluşacaktır. *Sanat halkla değerlenir Sanatçı asla kendini halkın üzerinde göremez... Bu bakımdan sanatçı olarak yaptığı işte, halkı aptal yerine koyan, geri zekalı olarak görüp hiçbir şey anlamıyor düşüncesiyle senaryo yazan, televizyona ya da sahneye çıkan veya perdeye geçen bazı sanatçılara acıyla bakıyorum. Çünkü insan, kendi sanatının, sanat yaptığı halkını yücelttiği müddetçe değer kazandığını bilmeli. Kendi yaptığım tüm çalışmalarımda bu hassasiyete özellikle dikkat etmişimdir. Bazı teknik eksiklikler olabilir... Ama çalışmaya baktığınızda mutlaka bir değeri bir özelliği vardır... BİR HATIRA ''Nerede o kağıt?'' Bursa''da heykel önünde, İlhan Ozan''la karşılaştığım anı hiç unutmuyorum... Tam heykelin biraz ilerisinde karşılaşmıştık ve aramızda şöyle bir konuşma geçmişti: - Merhaba İlhan... - Merhaba Erdal... -Ne haber, nasılsın? -Hiiç, geçenlerde İstanbul Konservatuvarı''na girmek için müracaat etmiştim. Ancak vazgeçtim, girmek istemiyorum. O sıralar ben de, Ankara Devlet Konservatuvarı imtihanına girmiştim de kazanamamıştım. Dedim ki heyecanla: - Hani nerede o kağıt? Ver bakayım. Kağıdı elinden aldım, baktım resim falan yok... Demek ki fotoğraf aranmıyor... Dedim ki kendisine: - Ver o kağıdı bana, ben girerim... Bunu her yerde söylemişimdir... Tabii o pek önemsemedi: -Al senin olsun. Ben o kağıtla sınavlara girdim. Ve kazandım... Hatta daha sonra durum anlaşıldı ve konservatuvara girmemde bir pürüz bile çıktı... Fakat, neticede başkasının kağıdıyla da girsem imtihanı kazanan ben değil miydim? Burada önemli olan benim bilgim miydi, yoksa elimdeki kağıt mı? Bu durumu değerlendiren Yıldız Kenter hanım falan devreye girdi ve kazanan ben olduğum için, beni okula kabul ettiler. Bu anımı hiç unutamam...

