Kaydet
a- | +A
Dört temel problem Ben toplumbilimci değilim. Ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanıyım. Ama dolaylı olarak toplumda artan stres, bunalım ve çılgınlığın genelde dört temel sorundan kaynaklandığını söylemek istiyorum. Birincisi; hızlı nüfus artışı, ikincisi ortaya çıkan göçler, üçüncüsü yirmibeş yıldır ülkeyi etkileyen ve hâlâ da etkisini süren enflasyon ve işsizlik, dördüncüsü de belirli değerleri, belirli amaçları ortak olan kültürlerde bir çözülmenin parçalanmanın ortaya çıkması. Bunların herbirini nedenleri ve sonuçlarıyla irdelemek mümkün. Ama biraz daha izah etmek gerektiği için en son maddeyi açarsak bizim geleneklerimizde, özellikle köy geleneğinde küçük şehirlerin geleneğinde ailelerin birbirini denetimleri vardır. Bu çok önemli. Bu denetim sebebiyle insan her istediğini istediği gibi yapamıyor. Ayıplanma, tanınma, toplumdan dışlanma gibi yaptırımlar sebebiyle geleneklerin dışına pek çıkılmıyor. Ama büyük şehirlere gelindiğinde bu denetimlerin hepsi birden kalkıyor. Bir de alt yapı olmayınca bu insan büyük şehir hayatına uymada zorlanıyor. İşsiz insandan ne beklenir? Işsizlik toplumun en önemli sorunlarından biridir. Bırakın ekonomik tarafını, insan belli bir yaşa gelip de işi olmayınca diyor ki, "Ben toplumda adam değil miyim?" Yani herhangi bir sorumluluğu varsa toplumda var, yoksa yok. "Toplum bunu bana vermiyorsa toplumda bir hiçim" diyor. Bu duyguya kapılınca da iki yol çıkıyor karşısına. Ya içine kapanıp bunalıma düşüyor ya da topluma ve değerlerine karşı düşman oluyor. Toplumun bireylerine ve değerlerine diş bileyen bu insan, ister istemez çeşitli örgüt ve derneklerin üyesi haline gelebiliyor. Öyleyse işsizlik toplumun sosyal dengesi açısından çok önemli bir sorun. Cumhuriyet ışıktır"derlerdi Zile''deydik. Cumhuriyet Bayramı törenlerinin 10. yılı kutlanırken ben beş yaşındaydım. O yıllarda Zile''de elektrik yoktu. Tören akşamı tak-ı zafer adı verilen kutlama alanını lüks lambalarıyla aydınlatmışlardı. Bize de hep "Cumhuriyet ışıktır" diye öğretiyordu öğretmenlerimiz. O gece baktım akşamları karanlığa gömülen Zile sokakları lüks lambalarıyla pırıl pırıl aydınlanmış. Dedim ki o çocuk aklımla: "Cumhuriyet ışık" diyorlardı, işte bu olsa gerek. Aydınlık deniliyorsa işte aydınlık. O duyguyu ben o gece somut olarak yaşadım. Doğrusu ilkokul öğretmenlerimizin hemen hepsinin verdiği mesaj aynıydı. Atatürk''ün de söylediği gibi, ülkeyi kalkındırmak, çağdaş uygarlık düzeyine ve onun üstüne çıkartmayı hedeflemek. Tesadüfün böylesi Ailemin memuriyeti sebebiyle, ilkokul son sınıfı ve ortaokulu Adapazarı Sabiha Hanım Ortaokulu''nda okumuştum. Mezun olalı 61 yıl olmuştu. Geçenlerde enteresan bir şey yaşadım. Deprem doylayısıyla, depremzede çocuklar arasında resim yarışması düzenlemişler. Beni de jüri olarak çağırmışlardı. Prof. Dr. A. Mete Işıkara falan da vardı. Resimleri beğendik derecelendirdik. Sonra ödül törenine de çağırdılar bizi. Hepimiz bir çocuğa ödül vereceğiz. Benim ismim okundu. Kalktım ben de bir hanım kızımıza ödülünü verdim. O esnada bir de baktım, bu çocuk Sabiha Hanım Ortaokulu öğrencisi. Benim 61 sene önce aynı okuldan mezun olduğumu ne o çocuk biliyor ne o jüridekiler ne de bu yarışmayı tertipleyenler. Böyle bir tesadüf olamazdı. O an öyle duygulandım ki anlatamam. Büyüyünce ne olacaksın? Çocukken, hepimiz doktorculuk oynarız. Bu duygu hepimizde var. Ama ben onuncu sınıfta iken doktor olmaya karar vermiştim. Ailemde kimse kararıma karışmadı ama babamın bir arkadaşı birazcık aklımı çeldi. Benim içimde, "Ne olacaksın?" diye sorduklarında hep "mühendis" cevabı yatıyordu. Ama daha kararımı vermemiştim. Dedi ki: "Bak mühendis olacaksın ama ben aileni tanıyorum, seni tanıyorum. Ne kadar eğitim aldığını biliyorum. Çalışkan adamsın, insanı seven adamsın. Eğer bana sorarsan sen doktor ol derim. Hem daha başarılı olursun, hem insanlara daha çok yardımın olur." Zaten mühendis olmaya kesin kararlı da değildim. Dolayısıyla doktor olmaya karar verdim. Okumak çok mu kolay? Liseden mezun olabilmek için evvela kanaat notu alacaktınız. Bütün notlarınız dörtten yukarı olacaktı. Kanaat notundan sonra sözlü olarak lise bitirmeye girerdik. Lise bitirmeyi başardıktan sonra dört dersten "olgunluk"a girerdik. Olgunluktan geçtikten sonra da Teknik Üniversite, Tıp Fakültesi, Eczacı, Dişçilik Fakültesi, bir de Güzel Sanatlar özel yetenek istediği için buralara sınavla giriliyordu. 1945 yılında Kabataş''tan Haziran döneminde dört kişi mezun oldu. Onlardan biri de bendim. Şimdi ise sınıfta kalmaya imkan yok. Kitaplar tek eğlencemizdi Gençliğimizde övündüğümüz en önemli şey, okuduğumuz kitaplardı. Hani Milli Eğitim Bakanlığının Doğu''dan ve Batı''dan tercüme ettirdiği klasikler vardı. Bu kitapları okumak, Kabataş''ta okuyan öğrencilerin ortak tutkusuydu. Bizler varlıklı aile çocukları değildik. Ben de bir memur çocuğuydum. Harçlıklarımızı yiyecekten ve yol parasından artırır kitap alıp okurduk. Doğrusu kitaptan başka da birşey yoktu o dönemlerde. Bir tek radyo vardı. Ara sıra dinlerdik. Bir de spor yapardım ben. Zamanımızı sohbetle ve okumakla değerlendirirdik. BİR HATIRA Doktorluk bazen fıkra gibidir... Bir hatıram var ki, çok manidardır. 1968 yılında gençlerin önder olarak gördüğü üç kişiyi tanırım. Bunlardan biri profesördü. Bu profesör de paranoyak şizofreniydi. Gençler üzerinde kitapları ve davranışlarıyla büyük etkisi vardı. Hatta bir tanesi yüzünden mahkemeye verdiler bizi. Şöyle ki, 27 Mayıs ihtilali yeni olmuştu. Çapa''ya bir hanım yatırmış doktor arkadaşlar. Kadın, Türkiye haritasını önüne alıyor ve diyor ki: "Bakın burda maden çıkıyor, burda gaz çıkıyor burda bilmem ne oluyor.", "Türkiye''de ihtilal olacağını biliyorum" falan diyor. Tabii onun düşünceleri sebebiyle saygı duyanlar, selam verenler, onu görünce ayağa kalkanlar onda liderlik hobisi oluşturmuş. O sırada da ihtilal olmuş mu? Bu da ihtilal sırasında bir sürü gencin lideri durumundaymış. Gençler, "Vay, nasıl olur böyle birisini hasta diye yatırırsınız?" diye kliniği bastılar. Kadın bizi mahkemeye verdi. Neyse dosyalarla ilmi verilerle olayı ispatladık da kurtulduk. Demem şu ki işi çok iyi bilmiyor ve o işin içinde değilseniz, başkasının ortaya attığı iddiaların hezeyan olup olmadığını bilemiyorsunuz. O bakımdan insanlar özellikle mistik duyguların peşine körü körüne koşmamalılar.
ÖNE ÇIKANLAR