Kaydet
a- | +A

Ceyhan''dan Selma Özbek''in halasının vefatıyla birlikte yaşadığı duygulara yer veriyoruz bugün... "Sıcak bir Temmuz sabahıydı. Halamın hasta olduğunu duyduk ve ailecek toplanıp evlerine gittik. Halamı yatırmışlardı upuzun... Doktor gelmiş, muayene ettikten sonra, yapılacak birşeyin olmadığını söylüyordu. O ise sessiz, kendini bilmez bir şekilde yatıyordu. Bir an içimdeki tuhaf bir duygu ile sarsıldım. Halam bir hafta boyunca canını vermeye uğraştı ama, bir türlü Allaha teslim olamıyordu. Gözüm halamın üstünde, düşünüyordum. Onun bu haline, başucunda herkes beklediği halde hiç kimse yardım edemiyordu. O ne yapmışsa onunla beraberdi ve ne yapmışsa o kurtarabilirdi.

Bir an, can vermenin ne kadar zor olduğunu düşündüm. Sonra ölümden sonra yaşayacağımız ahiret hayatını... Sonra dünyada günübirlik yaşayışımızda neden insan olarak dini vecibelerimizi hiç aklımıza getirmediğimizi... İşte gözümüzün önünde eriyip gidiyordu halam. Kimbilir, belki biraz sonra sıra bendeydi. Bir meşhurun dediği gibi, O''nun huzuruna varacak yüzümüz olacak mıydı? Ne yüzle nasıl gideceğim Allahın huzuruna diye düşündüm. Halam hâlâ mücadele içinde bir türlü teslim olamıyordu. Bir ara elini şöyle yukarı doğru uzattı. Sanki orada cereyan varmış gibi elini korkar gibi bir ses çıkararak geri çekti. Onun hal ve hareketini takip derken kendi kendime yorumlarda bulunuyordum. "Acaba Azrail''i mi gördü de korktu?" diyordum... Rabbim ben ne yapacaktım? Benim huzuruna çıkmaya hiçbir hazırlığım yoktu. Eğer emr-i hak vaki olursa ne yüzle gelecektim?

Halam sessiz sedasız yatıyordu. Çevresiyle irtibatı kesmişti. Sadece kuru bir nefesi vardı. Herkes, "Acaba ne zaman ölecek?" diye bekliyordu. Bu durum öyle bir hal almıştı ki, sanki doğum yapacak birini bekliyor gibiydiler. Başucunda yaşlıların mırıldandığını duydum sonra: -Allahım iki iyilikten birini ver. Neydi bu iki iyilik? Birisi iyileşmeydi. Hastalığının düzelmesi... Ya diğeri? Ölüm bir yilik miydi? İyilik olabilir miydi? Sonra doğumu düşündüm. Doğum bir halden bir hali gelmenin adı değil miydi? Öyleyse ölüm de doğum gibiydi bizler için.

Nihayet halam sabahleyin ruhunu teslim etti. Ne enteresandır ki, sanki herkesin üstünden bir yük kalkmış gibiydi. Şimdi değişik bir telaş sarmıştı etrafı... Sular koyulmuş, kefen biçilmeye başlanmış, tabut hazırlanmıştı. Halamı yıkamaya götürdüler. Ben de hocanın yıkamasına yardım ediyordum. Sürekli halamın yüzüne bakıyor "Neyle gidiyor?" diye düşünüyordum. "İşte iyi veya kötü yaşadı. Ömrü tamam oldu, vakit geldi gidiyor."

Bir gün biz de aynı yolculuğa çıkacağımızı bile bile benliğimize yenilip her gün keyfimize göre yaşamıyor muyduk? Kendi kendime sordum: -Sen neden üzerine vazife olan ibadetini yapmıyorsun. Neden inandığını yaşamıyorsun? Neden sana onca nimet veren Rabbine ibadetten uzak duruyorsun. Hemen tövbe edip, tövbelerimin kabulü için Allaha dua etmeliyim."

Bu düşünceler içindeyken hocanın sesiyle irkildim: -Haydi kefeni getirin bakalım. Kefeni mi? -He ya, kefeni getirin.

Bembeyaz kar gibiydi kefen bezi... Bir tuhaf kokuyordu burnumuza. Oysa manifatura tezgahında sıradan bir bez parçasıydı. Şimdi adı değişmiş "kefen" olmuştu. Dünyadan ayrılırken hepimizin birlikte alıp götürebileceği tek şey... Kefeni hocaya verirken düşünüyordum: "Bak sen de giyeceksin. Bu gerçekten kaçamazsın. Birgün mutlaka bu beyaz kefen giyilecek." Ben bu düşünceler içindeyken halamı yıkamış, kefenlemiş, son yolculuğuna uğurlamıştık. Arkasından bir fatiha okuyan ya olacak ya olmayacaktı. İşte o gün karar verdim. Ben kendimi nasıl ki dünyada iyi bir gelecek için hazırlıyorsam, ahiretim için de kendimi hazırlamalıydım. "Zararın neresinden dönersem kârdır" dedim ve güzel dinimize yöneldim. Meğer arayıp da bulamadığım mutluluk ve huzur denilen duygular varmış ibadette. Önceleri her şeye sinirlenen, her olur olmazda kavgaya varacak kadar işi büyüten ben, artık sinirlenmiyordum. Önceleri bir türlü kurtulamadığım migren ağrılarım artık eskisi gibi olmuyordu. Azalmaya başlamıştı. Halamın ölümü benim bunlara kavuşmama sebep olmuştu. Ona Allahtan rahmet diliyorum.

ÖNE ÇIKANLAR