Kaydet
a- | +A
Pişmanlığım hiç olmadı Şimdiye kadar yaptığım hiçbir olaydan pişmanlık duyacak derecede rahatsız olmadım. Buna okuduğum şarkılar da dahil. Yanlışlarım olmuştur belki. Ama hata denilecek derecede bir yanlışım olduğuna inanmıyorum. İsmet Paşa''nın meşhur bir lafı vardır. Ben hata yaptım ama aynı hatayı iki defa yapmadım. (kahkaha atarak) O bakımdan bir hata söz konusu ise bol bol evlendim. Çünkü ben ilişkilerimde bir legalite olsun isterim. Bu da toplumda kadına olan saygımdan kaynaklanan bir şeydir. Yani ne bileyim eş oynaş meselesi. Benim anlayışımda oynaş yok. Eş ize zor. Evliliği götürmek zor. Hele benim gibi bir adamla götürmek çok zor. Oynaş ilişkisiyle medyaya gelmektense yaptığım işlerle medyaya gelmeyi yeğlerim. Bir de yapısal karakterim budur. En sonunda söyleyeceğim şeyi en başında söylerim. İtişip kakışmaktan da hazzetmem. Küfürlü konuşmadan da hazzetmem. Ama karşımdaki kimseye neyi konuşmam gerekiyorsa hiç dolandırmadan onu konuşurum. Sanatçı bir ailenin çocuğu Ben doğma büyüme İstanbulluyum. Babam da annem de sanatçı insanlardı. Sinema ve tiyatrocuydu babam. Annem keza tiyatro sanatçısıydı. Bizim eve gelen konuklar da elbette zamanın şöhret isimleriydi. Sohbetler hep sanat ve edebiyat, müzik, tiyatro gibi konular üzerineydi. Böyle bir ortamda büyüdüğüm için şöhreti adım adım, basamak basamak çıktım. Şöhret birden bire başımı döndüren bir olgu olmadı benim için. Yalnız babamın bir sözünü hiç unutmuyorum. Demişti ki: "Mesleğin doğru ama bu mesleği icra edeceğin ülken yanlış." Gerçekten bunun çok sıkıntılarını çektik yıllar boyu... Şöhret esarettir Hani bir odanın tabanını boyamaya başlarsınız kapıdan itibaren. Boyadıkça geri gidersiniz, boyadıkça geri gidersiniz. Bir de bakarsınız ki köşeye sıkışmışsınız. Gidecek yeriniz kalmamıştır. Şöhret böyledir. İlk başlarda heyecandan uçurur sizi. Zirveye çıkmanın haklı gururunu yaşarsınız. Sonra şöhretin ağırlığı altında ezilmeye, bunalmaya başlarsınız. Şöhret olduğunuzda avantajlarınız vardır. Ne bileyim bazı kurum ve kuruluşlara işiniz düştüğünde size tanınmak istenen öncelik gibi. (Ki benim düşünce anlayışıma göre bu avantajlar da dezavantajdır. Çünkü ben de bu ülkenin bir vatandaşıyım. Kuyruksa benim de beklemem lazım. Ben sanatçı olmakla bir meslek icra ediyorum. Öncelik kazanmıyorum ki.) Dezavantajlarınız vardır. İstediğiniz gibi giyinemezsiniz şöhret olduktan sora, istediğiniz yere istediğiniz şekilde gidemezsiniz. Belli normların altına düşmemek zorunda kalırsınız ki işte bu şöhretin insanı esir etmesidir. Dost değil goygoycu Bir sanatçıların, bir de siyasetçilerin dostu olmaz beyefendi. Bizim gibilerin ancak goygoycusu olur. Bu bazı istisnalar hariç genelde hep böyledir. Sizinle bir karede görünebilmek için neler yapmazlar. Çünkü beklentileri vardır. Ama o gülümsemelerin o iltifatların hepsi sahtedir. Benim bir kavramım var, hayal ürünü. Bu bir hazret. Adı "Zaman baba hazretleri" Hiçbirimiz anamızdan şarkıcı olarak doğmadık. Emek verdik. Belli bir yerlere kadar Allahın izniyle taşıdık. Ancak biz kararlıydık. Biz kendimize işimizi oynaş değil eş seçtik. Oynaş bulmak kolay. Eş bulmak ve o eşle, acısıyla tatlısıyla getireceği rahatlıklarla ve rahatsızlıklarla, o birlikteliğin yürümesi kolay değildi. Ben 1967''de ilk plağımı yapmışım. Aradan 33 küsur sene geçmiş. Eğer hâlâ Türkiye''de söyleyecekleri olan bir kişi olarak akla geliyorsam, burada "zaman baba hazretleri" benden yana demektir. Bugünkü ortaya çıkan genç kardeşlerimin aralarında mutlaka çok çok değerlileri var. Eminim ki, yine zaman baba hazretleri süreç içerisinde bir eleme yapacak, tufeyli takımını eleyip kaliteyi geriye bırakacaktır. Bunu zaman gösterecektir. Hoşgörü Genel olarak her alanda bir erozyona uğradığımız aşikâr. Bu çevre kirliliğinden tutun da, gürültü kirliliğine, ahlak kirliliğine kadar hemen her konuda yaşanıyor. Yıllar önce, diyelim ki sahtekâr bir veznedar, bankadan otuz milyon lira çalsa, manşetlere konu olur ve herkes "Tu Allah belanı versin" diye lanet okurdu. Bugün milyarları götürenlere genelde toplum "Helal be. Adam malı götürmüş. Ah ulan ben nasıl beceremiyorum" gibi o çalma çırpmaya iç geçiren, tarzda bakıyor. Bu ne acı bir sonuç böyle... Yolda cüzdanı düşen birine "Cüzdanınız düştü beyefendi" diye haber vermek teşekkür edilecek bir harekettir. Ama haberlere konu olacak derecede dikkat çekiyor. Kardeşim bu hepimizin yapması gereken en tabii insanlık görevimiz değil midir? Zıt kutuplar artık yok Bütün yaşanan olumsuzluklara rağmen, gençliğin birbiriyle olan diyaloğunda bir ümit görüyorum. Eskiden olduğu gibi zıt kutuplara ayrılma yok. Kardeşin kardeşe düşman olduğu dönemlerden geçtik ki Allah bir daha o günleri yaşatmasın bu ülkeye. Bu bağlamda şimdi bakıyorum da, Süleyman Demirel ve onu Çankaya Köşkünde tutmak için olanca gayreti gösteren Ecevit, yıllar önce Anıtkabir''de birbirlerine o zaman sırtlarını dönmeselerdi bugün bu ülke 12 Eylül''ü yaşamaz ve bu badirelerden geçmezdi. Keza Demirel bugün liberal domokrat ki, kaymak gibi ekmeğin üstüne sür ye. Siyasilerin kişisel ihtirasları bu ülkeye çok şey kaybettirmiştir. Cem Karaca''dan bir hatıra Yurda dönüşüm ve Özal Biliyorsunuz 12 Eylül''le birlikte sıkıntılı dönemler olmuştu. Biz okuduğumuz 1 Mayıs şarkısı sebebiyle suçlanmıştık. Kaldı ki bugün o marşı niye okumuyorum ben? Çünkü öyle bir ortam yok. Allah bir daha o günleri göstermesin. Haliyle biz de yurt dışına gidenlerdendik. Vatandan ayrı kalmıştık. Vatandaşlıktan çıkartılma gibi bir durum vardı. Aslında orda oluşumuzun sebebi, kendimizi savunmaya fırsat olmayacağı ve bize haksız yere bazı muamelelerin yapılabileceği endişesiydi. İşte yavaş yavaş demokrasiye yeniden geçtiğimiz yıllardı. Özal Başbakandı. Almanya''ya bir fuara gelmişti. Birkaç tanıdık istersem kendisiyle görüştürebileceklerini söylediler. Ben de "Neden olmasın?" dedim. Kendisine içimdeki duyguları anlattım. O sıralar Türkiye''den iyi haberler gelmiyordu. İşkence var şöyle yapılıyor böyle yapılıyor gibi şeyler. Bizler sanatçı olmanın getirdiği nahiflik içerisinde kırılgan insanlarız. Şimdi ben kırk yaşıma gelmiş bir insanım. Tutup da biri benim bıyıklarımı kesmeye, saçımı sıfırlamaya kalkarsa olmazdı. Benim canım kadar sevdiğim ülkeyi sevmez hale getirebilirdi. Bunları anlattım kendisine. "Neyse sen müracaatını yap. Yasalar doğrultusunda ne gerekirse yapılır" dedi. Fakat medya yakaladı olayı ucundan. "Cem Karaca Turgut beyin elini öptü af diledi" dedi. Ben itiraz ettim. "Turgut beyin elini öpmedim. Özür de dilemedim. Af da dilemedim. Af dilenmesi gereken biri varsa o da benim. Çünkü vatandaşlık hakkım gasp edilmiştir. Kaldı ki Turgut beyle aramızdaki yaş farkı da elini öpecek kadar fazla değil. O benim, olumlu ve olumsuz taraflarıyla sevdiğim saydığım takdir ettiğim bir insandır" dedim. Bu habere rahmetli alınmış. Ankara''da süren diplomatik çalışmalarda bir dönem soğuk rüzgârlar esti. Onun üzerine "Bu işler biraz zamana kalsın" dedim. "Turgut bey ne demek istediğimi çözer" diye düşündüm. Nitekim aradan zaman geçti rahmetli Adnan Kahveci''yle temas kurduk. Ben diyordum ki, "Sadece hava alanında itip kakmalar olmasın. Taksınlar kelepçeyi götürsünler mahkemeye sorgulasınlar. Yatmam gerekirse yatayım. Gayri insani şeyler olmasın" "Merak etme olmaz" dedi. Sonra o zaman avukatım Turgut Kazan''dı. O da "Sen bilirsin" deyince, "Ya devlet başa ya kuzgun leşe" diyerek bindik uçağa geldik. Uçaktan inerken endişeliyim. Üç yıldızlı bir emniyet müdürü bana yaklaştı ve: -Vatanınıza hoşgeldiniz Cem bey , dedi. O an şaşırdım. Ben kafamda tokat mı atacaklar, tekme mi derken böyle bir karşılama şaşırttı beni. Daha sonraki resmi işlemlerimizin tüm aşamasında herkes son derece nazikti. Konukseverdi. Hakikaten psikolojiyi bilen insanlardı.
ÖNE ÇIKANLAR