Hatırlarsınız, bir okuyucumuzun gönderdiği, sigarayla ilgili hoş bir hikaye yayınlamıştık. Bugün de, Kenan Ünaldı beyin bu hatıradan yola çıkarak kaleme aldığı hoş bir hatırasına yer veriyoruz.
"80''li yılları tırmanmakta olan eşim Melâhat hanım, elindeki 20-21. sayfaları açılmış Türkiye Gazetesini uzatarak, (aynen ifadesini kullanıyorum) "Ünal Bolat''ı oku; vallahi şaheser, öyle hoşuma gitti ki..." dedi.
Okudum. "Onu mutlaka terkedeceğim" başlıklı yazı, gerçekten insan-sigara ilişkisini bir edebi sanat lezzetiyle dile getiriyordu. Bu vesiyle ben de "Onu mutlaka terkedeceğim" diyen bir sigara esirinin, hem de başarı sağladığı kendine özgü bir terk metodunu sizlere duyuracağım. Yıllar önce... Ülkesine bir Cumhurbaşkanı yetiştirmiş olmanın mutluluğunu, bir bayram havasında kutlayan Afyon ilimizin bir köyündeyim. Devlet evindeyim. Yanlış okumadınız evet, bir devlet evindeyim. Usüldendir; köye giden bir görevli mecburen muhtarın konuğu olur. Yani bir nevi sığıntı. Bakınız; bu millet ne idealist idareciler yetiştirmiş. Zamanın Afyon Valisi, görevlisini sığıntı durumundan kurtarmak için, köylerde Devlet konakları inşası seferberliği başlatıyor. Bir yanda Devlet yardımı, diğer yanda halkın himmet ve gayreti, işin peşini bırakmama azim ve kararıyla güçbirliği edince, bu hayırlı kampanya derhal ürününü veriyor ve arkasından köylerde konaklar yükselmeye başlıyor. O yıllarda atlı ulaşım olduğu için ahırı da dahil, başında 24 saat nöbetçisiyle merkeze bağlı telefonuyla... İşte ben de böyle bir konaktayım. Mevsim yaz olduğu için ortalarda kimsecikler yok. Derken bir vatandaş hoşgeldine geldi. Birbirimizi tanıma tanıtma faslından sonra sohbete başlamak üzere idik ki köyün hocası, içi sarma sigara dolu tabakasını uzatarak, tutuşturduğu kavıyla, "Yak bakalım bir sigara mühendis bey" dedi. Ben sigara içmiyorum. Hatırı kırılmasın diye yaktım. Ancak hoca sigarayı söndürmemi fırsat bilerek arkasından, "Yak bakalım bir sigara daha" diyerek tabakayı yine uzattı. Kerhen bunu da aldım.
Beş-on dakika şuradan buradan konuştuktan sonra, ne olduysa oldu hoca âniden fırladı. Kapıya yöneldi. Hem de mimikleriyle öfkesini ve dargınlığını belirterek "Meğer sen de göçermişsin be mühendis bey!" dedi. Hemen ardından fırladım kolunu yakaladım. "Aman hocam ne kusur ettiysem gel söyle!" diyerek yalvarmaya varan diller dökmeye başladım. Acındırmam üzerine hoca gitmekten vazgeçti. Karşılıklı oturarak hayal kırıklığına uğradığı sohbetimizin o kırıcı sözlere varan hikâyesini şöyle anlattı... Hoca ağır bir hastalığın tehdidi altındaymış. Şehre gitmiş, doktora muayene olmuş. Doktor sigara içip içmediğini sormuş. Müthiş tiryaki olduğunu öğrenince de kalemi bırakmış. Eğer sigarayı terketme sözü vermezse kendisine reçete meçete yazmayacağını bildirmiş. Hoca da, Allah affetsin, sözünde durmayacağını bile bile dilinin ucuyla söz vermiş.
Ancak; doktorun bir sözü varmış ki, eve dönünce başlamış onu düşünmeye. O söz de şuymuş: "Bak hoca, eğer sigaraya devam edersen, bilmiş ol ki sen bir idam sehpasındasın ve kendi ipini kendin çekeceksin." Hoca bakmış ki bu yeminden kurtuluş yok. Ama sigaradan da vazgeçemeyecek. Kendi kendine bir yol bulmuş. Demiş ki kendi kendine:
-Tamam kendi paramla sigara alıp içmeyeceğim. Ama başkasının, eşin dostun ikramına karışmam. Köylüleri, bu yeminin içeriğini bildikleri için hocaya, günde üç adedi geçmeyecek şekilde ikramda bulunuyorlarmış. Bir gün ikram olmamış. O gün de köye göçerler seyyar satıcı olarak gelmişler. Hoca koşmuş, onlara sigara üstüne sigara ikram etmiş. Ola ki onlar da hocaya ikram ederler de böylece hoca hem yeminini bozmaz, hem de o günkü sigara ihtiyacını karşılar. Ama nerdee?.. Onlara bir tabaka sigara içirdiği halde onlar, "Hoca bir de sen şurdan yak!" dememişler.
İşte hikaye böyle... Meğer hoca, aynen ogünki gibi, benim de içip içip de ona sigara ikram etmeyişime bozulmuş. Ne bilsin benim sigara içmediğimi. Gerçek meydana çıkınca birbirimize özürler dileyerek vedalaştık.

