Herşey o fotoğrafla başladı Yeni nesle bizi tanıtmanız açısından sizlere teşekkür ediyorum. 1965 yılında o zamanın çok önemli dergisi olan ve Yazıişleri Müdürlüğünü de Çetin Emeç''in üstlendiği Ses mecmuasının kapak yıldızı seçilerek sinemaya girdim. Aslında öyle bir amacım yoktu. Bütün idealim akademinin resim bölümüne girmekti. Nasıl oldu bilmiyorum, ablamın bir arkadaşı vardı Türkan hanım diye. O mu ısrar etti net hatırlamıyorum ama, "Aman ne var canım bir resmini gönderiver işte" diyenlerden bir tanesiydi. Öylesine bir resim çektirerek mecmuaya gönderdim ve olayı unuttum. Çünkü bu piyasa gerek aile olarak, gerek yapım olarak benim çok dışımdaydı. Hani günümüzde bazı gençlerin yaptığı gibi, "Aman şu sanatçının resmini alsam, aman şununla fotoğraf çektirsem, aman şunu bir görsem" gibi herhangi bir düşünce yapısı içinde değildim. Çetin Emeç''ten gelen telefon Bir baktım, o resim ile yarışmayı kazandığımı ilan ediyorlar. Çetin Emeç''ten telefon geldi. "Elemeyi kazandınız Ses mecmuasına bekliyoruz" diyordu. Çok ürktüm. Aile yapısı olarak sanat hayatı hiç bilmediğim birşey. Dedim ki; "Ne olur benim resmimi iade edin. Ben bu ortamı hiç bilmiyorum, müsait değilim. Resmimi alıp gideyim." Sonra Çetin Emeç, beni o kadar güzel ikna etti ki, resmimi almadan ordan ayrıldım. Ses mecmuasındaki elemelere gittim. Hiç tanımadığım bir sürü insan. Şöyle dik yakalı siyah birşey giymiş bir adam vardı. İnce yapılı. O böyle dikkatle bakıyordu. Diğerleri biraz daha yaşlı başlıydı. Sonradan öğrendim ki siyah yakalı olan Memduh Ün''dü. Yeşilçam orasıymış Sonra beni Prodüktörler Cemiyeti''ne davet ettiler. Yeşilçam denilen yer orasıymış. Sonra, çok önemli firmalar, Acar Film, Melek Film, And Film gibi... Şimdi hepsini birden hatırlayamıyorum ama çok önemli on firmanın sahipleri ordaydı. O elemede benim birinci seçildiğim ilan edildi. Rüya gibi birşeydi bu. Çok ciddi bir iş olduğunu herkes biliyordu. Sonra bir şaşkınlık dönemi yaşadım. "Ne oluyorum. Ben nereye geldim?" diyordum kendi kendime. Farkında olmadan kendimi sinema dünyasında bulmuştum çünkü. Oysa hiçbir bilgim yoktu bu konuda. Ve ilk filmim Ama beni birden bire filme çağırdılar. İlk filmim, "Cumartesi senin Pazar benim" isminde bir avantürüye filmdi. Tanju Gürsu ve Fikret Hakan ile birlikte başrolünü paylaştığım bir film. Aram Gülyüz çekiyordu kulakları çınlasın... Daha ilk ayda ben iki film birden yaptım. İkincisi "Güneşe Giden Yol" Ayhan Işıkla... Arkasından Acar Film hesabına yine Tanju Gürsu ile "Çiçekçi Kız" filmi ki, bu filmle Türk sinema severleri "Selda Alkor" ismini ilk defa net olarak tanıdı. Star Selda Alkor Arkasından "Buzlar Çözülmeden"i çektim yine Acar Film hesabına. Fikret Hakan''la oynadık. Bunlar Türk sinemasının gerçekten klasik fimleriydi. Ardından her sinema seyircisinin kalbine taht kurduğum, Arzu Film hesabına, rahmetli Ertem Eğilmez''in çektiği "Senede Bir Gün" filmi geldi. Zaten bu film benim Türkiye''deki star sisteminin olduğu bir dönemde, ilk beş içine seçilmeme neden oldu. Ve Türkiye''deki starlardan biri oldum. Beşinci filmimde koskoca bir Türkiye''ye ve sinema seyircisinin kalbine star olarak geçebilmek benim için çok gurur verici bir şeydi. Genç ve güzel olmak Derken birçok iniş çıkışlar ve duraksamalardan sonra bugünkü sinemalara geldik. Bu arada farklı oyuncu tipleri ortaya çıktı. Tabii ki insanlar bir yerden gelecekti. Nasıl ki biz Ses mecmuasından geldikse. Tabii ki güzellik gerekiyordu. Ama bunun ideali bir sinema eğitimi almak, akademik bir kimlikle bu dünyaya katılmak veya herhangi bir yerden yetenek olarak gelmek. Ama bu gelen oyuncu arkadaşlar, birden bire ön plana çıkartılırken biz çok profesyonel olmamıza rağmen amatör ruhla sinemayı bugüne taşıyanlar, şimdi bir taraflara itilmeye başlandı yapımcılar tarafından. Sanki "Sadece genç ve güzel insanlar var olursa o dizi seyredilir, o film seyredilir, o gazete okunur"a geldi iş. Tabii burada medyanın suçu çok büyük. Bu bir gerçek. Vefasız değiliz Bence vefasızlık çok farklı. Vefa birbirini unutmaktır. Basının bazen ortaya attığı gibi işte mevlidine kimse katılmadı, kabri başında kimse yoktu gibi ezbere sözler değil vefa. Bugün Önder Somer gibi bir arkadaşımızı kaybettik. Yönetim Kurulu Üyemizdi. Açıp ailesine sorsanız, diyecekleri cevap çok nettir: -Selda bizi her zaman arar. Benim gibi birçok arkadaşımız arar sorar. Biz kaybettiklerimizin her zaman arkasındayız. Kalan insanlar da onların bize emanetidir. Biz öyle düşünürüz. Hiçbir kimsenin, hiçbir sanatçı arkadaşımı vefasızlıkla suçlamasını kabul etmiyorum. Bunu bu vesileyle söylemek istiyorum. Herkes bir koşuşturma içerisinde. Herkes sanat haricinde hayatını idame ettirmek zorunda. Soruyorum size, siz herhangi bir meslektaşınızla sık sık görüşebiliyor musunuz? Biz de sanatçılar olarak günübirlik telaş içerisinde oturup da hergün "nasılsın iyi misin"lere giremiyoruz. Bunun adı vefasızlık mıdır? Biliyorsunuz ben sinema dışında bir insanla evliyim. Eşim bir üst düzey yönetici. Bunun dışında sosyal derneklerin içindeyiz. SODER (Sinema Oyuncuları Derneği)''in başkanıyım. Ve bu bence, çekeceğim diziden daha önemli. Çünkü taşıdığım yükün bilincinde bir insanım. SODER gibi sivil tolum kuruluşları içerisinde önemli yeri olan bir dernek. Cemiyet içinde taşıdığı ağırlıklar başkanın omuzuna yüklendiği zaman işinin ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz sanıyorum. Altı aylık bir başkanım. Bir buçuk sene daha bu görevimi taşıyacağım. Sonra inşallah bir başka arkadaşıma bunu devredeceğim. Çevreci bir aileyiz Biz çevre tutkunu bir aileyiz. Öyle olduğu için oturduğumuz yeri de Zekeriyaköy''de seçtik. Orası hemen her bakımdan bizim yaşayışımıza ve anlayışımıza uygun bir yer. Ses kirliliğinden, hava kirliliğinden uzakta. Yemyeşil bitki örtümüzle, can dostlarımız hayvanlarımızla orada kendimize farklı bir dünya seçtik. "Gelip gitmek zor olmuyor mu?" diyorlar. Zor olmasına elbette zor oluyor ama önemli değil. Oraya gittiğimizde arzu ettiğimiz dünyaya kavuşmuş oluyoruz. Alışverişi ya yakın çevremizdeki pazarlardan veya en yakın marketten yapıyoruz. Perhiz yapmıyorum Herhangi bir perhizim yok. Ama yaşımız gereği, yaşımız icabı, biraz sebze yemek durumunda olan bir dönem içindeyiz. Ben zaman zaman rahatsızlıklar geçirdim. Bunlar önemli olmayabilir ama sağlık açısından önemliydi. Dikkat ettim, bunlar hep şişmanladığım zaman başıma geldi. Mesela normal kilomun beş veya altı kilo üzerine çıktığım zaman ben reaktifhipogliseni denilen şeker düşüklüğüne yakalandım. Şişmanlık artı stres bir araya geldiğinde kan şekeri düşüyor. Ama kan şekeri düşen insanlar bir lokma yerler ve hemen düzelirler. Öyle olmuyor siz yediğiniz zaman pankreas kendisine faydalı olmayanı da çalıştırdığı için daha zor duruma giriyorsunuz. Bunun en büyük nedeni kilo almak. Yine böyle bir kilo almam halinde tansiyonla ilgili dengesizlik başladı. Kilo verdiğiniz zaman herşey düzeliyor ve sağlıklı hale geliyorsunuz. Unutulmaz arkadaşlıklar Bunca yoğunluktan ve çalışmalardan fırsat buldukça, kitap okumak, tiyatroya gitmek, mümkün olursa konser izlemeye gitmek özel hayatımın en önemli vakitlerini alıyor. Ama ben çok fazla şeyler istiyorum. Mesela, bir dönemi paylaştığımız arkadaşlarla zaman zaman bir araya gelmeyi arzuluyorum. Öyle ki, film çalışmalarında sabah kahvaltısını birlikte yaptığımız, öğle yemeğini, akşam yemeğini birlikte yiyerek sette çalıştığımız arkadaşlarımı ailemden daha yakın diye düşünüyorum. Bizim dönemimizde yılda ikiyüz üçyüz film yapılıyordu ve bunun onbeş onaltısını ben yapıyordum. Bir ay Cüneyt''le (Arkın) berabersen, ertesi ay Ediz''le (Hun) berabersin. Ertesi ay tekrar Cüneyt''le, yok Tamer''le (Yiğit) beraber... Böyle hayatımız birlikte sürüp gitti. Biz öyle bir aileydik. Ben bunun özlemini duyuyorum ve diğer arkadaşlarımın da aynı özlemi duyduğunu düşünüyorum. Birbirimizle bir arada olmak için ben yapabileceğimiz birşey varsa muhakkak yapmaya çalışıyorum. "Sanatçı" kimdir? Bugün medya, lalettayin bir kızı alıyor meşhur ediyor. Adına da "sanatçı" diyor. Hiç olmazsa "Sanatçı" demesinler. Oyuncu desinler. Ne bileyim şarkı söylüyorsa "şarkıcı" desin, ama asla bir sinema sanatçısı kimliğiyle ortaya çıkarmasınlar. Benim şahsi ricam bu. Ne olur tabii ki hepimiz bir yerlerden geldik. Onlar da sinema içine girerler, sinemanın cefasını çekerler, onun için yaptıkları çok şey olur. Biz bile bugün "sanatçıyız" diyemiyoruz. Kendi adıma konuşuyorum bugün "sinema sanatçısıyım" derken ezilerek söylüyorum. Çünkü sanatçılık çok önemli bir olay. Bizler sinemayı bugünlere taşırken özel hayatımız hiç olmadı. Maddi imkansızlar içinde kaldık. Ama biz her şeyimize rağmen bugüne kadar taşıdık sinemayı. Ama bizim bu kadar zorlukla taşıdığımız bu platform içerisinde birtakım insanlar çok kolay cirit atıyorsa buna tahammül edemiyorum ben. Değer yargılarına dikkat Bizler eğer sanatçıysak. Topluma öncü olan kişileriz. Olmak durumundayız. Verdiğimiz mesajlarla toplumu kötü yola değil iyi yola çekmek durumundayız. Böylesine önemli görevler üstlenmiş bir gurup olarak da atacağımız her ardıma çok dikkat etmemiz gerekiyor düşüncesindeyim. Biz Türküz. Türk toplumuyuz. Tabii ki artık bilgisayar çağındayız. Görüşler çoğalıyor. Ama bizim dönemimiz içinde bizler seyircimize çok saygılı olduk. Türk toplumunun anane ve göreneklerini yerine getirmeye çalıştık. Bugün değişen Türkiye içerisinde farklı şekiller, farklı senaryolar olabilir ama biz daima Türk toplumunun hayatını örnek aldık. Böyle olmayan senaryoları kabul etmedik. Senaryolar da farklı olabilir. Ama bunu özel hayatına taşıdığın zaman iş değişir. Sanatçı olarak kamera karşısında rolünün gereğini yapmak başka, aynı rolü "X" bir barda oynamak başka.

