Hiç kimse kusura bakmasın. Bugün sinema hak ettiği yerde. "Niye?" derseniz açıklayayım. Bu sinema şimdiye kadar bir defa kendi ayakları üzerinde duramadı. Prodüktör dediğimiz arkadaşların çok azı hariç, diğerleri bu sinemadan aldıklarını hep başka alanlara yatırdılar. Bunun dışında, sinemayı bilmeden de, macera için, çapkınlık için parayı çarpmak için gelenler de vardı. Eğer bu yapımcılar bu paraları alıp gitmeseydiler, belirli bir yatırımla biraz daha kaliteli film yapsalardı belki toplumu da eğitmiş olurlardı. Hiçbir şey yapamasalar en azından sinema bu hale gelmezdi.
Yani, sermayeyi kaçırdığınız zaman, kaliteli film yapamıyorsunuz. Ürettiğiniz filmleri de dış ülkelere satma imkanınız olmuyor.
Dış pazarımız yok Türk sinemasının dış pazarı yok. İç pazarda da bu kadar oluyor. Benim için film hem maddi kazançlar olarak hem de eser olarak iyi olacak. Yani bir film jüride ödül almış ama bana para getirmiyor. Para getiriyor ama ödül alamıyor. Bunların ikisi de olmamalı.
Televizyonun etkisi Televizyon dünya toplumunda sinemayı sallamış, yok etmiştir. Bizde de öyle oldu. Bu durum karşısında dünya sinaması bu ölgünlüğü kırmak için müstehcen filmlere veya şiddete maceraya yönelik filmlere yöneldi ilkin. Böyleyikle bu dar boğazı açmaya çalıştılar. Ama daha sonra bunun bir çıkış olmadığını farkedince, iyi para harcayıp gerçekten kaliteli filmlere yöneldiler. İşte Titanik buna bir örnektir.
İmkânsızlıklar... Bizde bu tür harcama hiç olmadı. E siz, beş araba lazım olan sete bir arabayla giderseniz, bir süvari alayı çekiminde yirmi at ölecek derecede ilkel şartlarda çekim yaparsanız, ne bileyim bir brandaya atlama sahnesinde, yoldan geçenlerden "Abi şu brandaya bir el atıver" diye ricada bulunursanız, böyle filmden ne beklersiniz? Bütün bunlara rağmen Türk sinemasındaki arkadaşlar çok ama çok can siperane çalışmışlardır. Hele avantürde çalışanlar... Bu arkadaşların hakkını kimse inkar edemez... Bütün imkansızlıklara rağmen bu işi gerçekten severek yapıyorlardı... Ama kuru sevgi sinemayı kurtaramadı...
Reyting kaygısı Bugün medyaya yansıyan taciz suçlamaları, yok mesajlı düellolar falan. Bu muhabbetin çok uzağındayım. Bizden çok uzak şeyler. Ama diyorum ki şöhret olmak için insanlar bu kadar ucuz yollar seçmemeli bence. Bizler eskiden reklamasyona dönük birbirimizin sırtına basmıyorduk. Ne bileyim galiba reyting kaygısından herkes birşeyler yapıyor. Ben bu işlerden birşey anlamıyorum. Bu dönemin hastalığı herhalde bu. Onun için insanlar birbirlerine şahsiyetlerine saygıda kusur ediyorlar. Olmaması lazım ama eğer bugünün reyting anlayışı buysa ona da birşey diyemem.
Hayalimdeki proje Her insan ölümünden sonra ismiyle anılacak bir eser bırakmak ister. Ama oyuncu olarak ama prodüktör olarak... Ben de kendi adımı yaşatacak, mesleğimle ilgili, Türk toplumuna faydalı olacak bir eser bırakmak, arzusundayım. Hatta bu ülkenin gerçeklerinden yola çıkarak, belgesel şeklinde gerçekten mükemmel bir yapım projem vardı. Bu projeyle ilgili olarak belki yıllarımı araştırmaya verdim. Projemi gerek zamanın Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek gerekse Bakan Fikri Sağlar''a sundum. Hepsi "Çok harika bir proje ama, finans gerekir. Bunu yapmaya bütçemiz yetmez" gibi sözlerle kabul etmediler. Oysa yapılan harcamaları geri alabileceğimiz derecede güzel bir projeydi. Halen ne bir ilgi gösteren ne bir arayan var. Öylece duruyor.
Çocuklarımız gülsün bari Sinemadan uzak konuşursak ne düşünüyorum biliyor musun? Şöyle artık dünya bir avuç oldu. Her yeri görüyor, herşeyden haberdar oluyoruz. Diğer ülkelerin çağdaş yaşantılarını insan beğeniyor ve diyor ki: "Niye bizde de böyle bir hayat yok."
Canım sıkılıyor. Bizim neyimiz eksik de onlar gibi olamıyoruz. Sonra diyorum ki: "Biz yıllarımızı heba etmiş olsak da, hiç olmazsa bizden sonra gelecek çocuklarımıza güzel bir toplum bırakabilmeliyiz. Hiç olmazsa bundan sonra onlar için çalışmalıyız.
Ama ah bir dürüst olabilsek. Ah bir hodgamlıktan kurtulabilsek. Nerdeee? Biz insanlar her ne kadar, yalan söylemiyorum, riyayı sevmiyorum desek de zaman zaman hepimiz bu tür davranışlarda bulunuyoruz. Ama bun artık huy haline getirilmesin. Karakterine yansımasın kardeşim. Bir insan artık burda böyle orda öyle olmasın. Ne olur hiç olmazsa çocuklarımız için dürüst olalım.
Pişmanlıklarım... Ah şimdiki aklım olsaydı hiç köyümden buraya gelir miydim? Oradaki imkanlar, ordaki şartlar neyse ona rıza gösterir ve yaşardım. Herhalde daha da mutlu olurdum. İstanbul''da yaşamak demek, büyük binaların arasında, son model otomobile binip gezmek değil tabii... İstanbul''da yaşıyorsun ama her gün stres, her gün koşuşturma olduktan sonra neye yarar. Ama "Geçti Bor''un pazarı" diye bir söz var. Bütün bunlar geçmiş ola... Bu şehre geldiğime pişmanım. Ama ne olabilirdi derseniz onu bilemiyorum. Şöhretten pişmanlık yok ama onun getirdiği rahatsızlıklardan dolayı pişmanım. Gerçi kimse tabanca zoruyla kimseyi çağırmıyor. Ama kişinin yapısına göre değişen bir şey şöhret. Ben şaşaadan, alkıştan pek hoşlanmıyorum. Toplum arasında dolaşmaktan rahatsız oluyorsanız, kendi kabuğunuza çekileceksiniz. Ya da şöhretin getirdiğine katlanacaksınız. Bunlar tamamen kişisel durumlar. Ben kendi şahsiyetimden, kişiliğimden fedakarlık edememenin sıkıntısını yaşadım hep.
Yiğit''ten bir hatıra
Branda gerilmeyince !.. Yıl 1967''ydi galiba... Bir filmde rol gereği sekiz metre yüksekten atlayıp, bir otomobile binmem gerekiyordu. Ancak setteki arkadaşlar kameranın görmeyeceği bir şekilde otomobilin diğer tarafına branda gerecekler. Rejisör arkadaş, "Motor" dedikten sonra içimden sekize kadar sayacağım ve kendimi balkondan aşağıya bırakacak, brandanın üzerine düşeceğim. Anlaşmamız böyle... Rejisörün "Motor" sesiyle birlikte, ben güç almak için geriye gidip "Bir, iki..." diye sekize kadar saydıktan sonra, balkondan aşağı brandanın olduğu bölüme kendimi bıraktım. Bırakmamla birlikte, gördüm ki branda yerde duruyor ve arkadaşlar kendi aralarında konuşuyorlar. Ve olanca ağırlığımla, boşluğa uçtum. Omuz üzeri düştüm ve bir müddet kendime gelemedim... Neyse yardımıma koştular, yerden kalkıp kendime geldiğimde arkadaşlara "kim bıraktı bunu!" diye sorduğumda, "Rejisör böyle böyle dedi" dediler. Meğer, rejisör "Motor" diye yüksek sesle söyledikten hemen sonra aklına gelen bir düşünce sebebiyle, hemen "stop" demiş ama, stop sesini yüksek sesle söylemediği için ben duymamıştım. Brandayı çekecek olan arkadaşlar da, ister istemez rejisörün ikinci talimatını bekledikleri için brandayı tutmamışlar. Orada gerçekten ölümden dönmüştüm. Sinema filmleri gerçekten kolay çekilmiyor...

