Kaydet
a- | +A

Birçok şey var kabullenemediğim. Ama Türk sinemasının yenilmesini asla kabullenemiyorum... Türk sineması günahıyla sevabıyla elbette yargılansın, yargılanmasın demiyorum. Ama bugünkü gençlik bizim jenerasyonumuzu çok yeriyor. Yeriyor da, yererken 1980''den önceki bizim şartlarımızı hesaba katmıyor. Nasıl teknolojiyle çalışıyorduk biliyorlar mı acaba? O zamanki en yeni kameranın 1950 model olduğunu ve onu bulurken bile ne güçlükler çektiğimizi bilmeleri lazım. Bütün buna rağmen bu eski filmleri halkımız halen beğeniyor ve izliyorsa bunun altında bir neden var. Biz o zamandan beri profesyonel olsak bile amatör ruhla filmler yaptık. Biz kırk senedir bunun içindeyiz, hiçbir şekilde o günkü şartlarımızı göz önünde tutmadan Türk sinemasının yerilmesini kabul etmiyorum.

O günler geri gelir mi? Ne diyorum biliyor musunuz? Hani sinemamızın 70''li yıllarda yaşadığı o altın çağ var ya, acaba bir gün olur da yeniden o yıllara dönebilir mi? Tamam belki biz göremeyiz ama yeni yetişen gençlerimiz bu sinemayı yaşatır en azından. Çünkü sinema yok oluyor. Yazık oluyor. Bizim dönemimizde yaklaşık 4500 sinema vardı ülkemizde. Bugün kala kala toplam 180 küsur sinema kaldı. O büyük çarşılardakileri saymıyorum. Onlara zaten halk dediğimiz kesim pek gidemiyor. Şimdi yılda sekiz on film çekiliyor. Biz, o zamanlar yüz ikiyüz film çekiyorduk. Bunların hepsi kaliteli değildi elbet. Ama hiç değilse yarısı elle tutulur, mesaj yüklü jenerasyonlardı.

Yirmibeşimde olsaydım Diyorum ki, şimdiki aklımla 25 yaşımda olmayı ne çok isterdim. Belki çok insan böyle düşünür. Şu anın olgunluğuyla o yaşın zindeliği bir araya gelseydi ne hoş olurdu bilseniz. Ama olmuyor işte. Bir kız bir erkek iki çocuğum var. Ben de, hiç olmasa tecrübelerimi onlara kılavuz yapabilmek için mücadele veriyorum kendimce. Onları yönlendirmeye çalışıyorum. Bizim yaptığımız hataları onlar yapsın istemiyorum.

Yıldızlar bir bir gidiyor Ben 1965 yılında başladım sinemaya. Daha önce de tiyatro kökenim var. Biz sinemayı usta çırak ilişkisiyle öğrendik sayılır. Şimdiki gibi sinema okulları falan yoktu. Bir tek konservatuvar vardı orada da tiyatrocu yetişirdi. Şimdi o "usta"ların birer birer aramızdan ayrılmalarını teessürle ve çaresizlikle izliyoruz. Hiçbirinin yeri dolmuyor, dolmayacak da bu gidişle. Belki ilerde akademik kimlikli yeni gençler gelecek ama zannediyorum bizim kuşak bunu görmeyecek.

İnanıyorum ki... Ben lise mezunuyum. Keşke o dönemlerde hem okuyup hem konservatuvarı yapabilseydim. Keşke akademik kariyerim olsaydı. Onun için bu arzumu çocuklarıma vermek istiyorum. Onların akademik kariyerli ve kültürlü birer insan olmasına çalışıyorum. Şuna inanıyorum ki Türkiye çok büyük ülke. Hiçbir güç bizim birlikteliğimizi bozamayacaktır. Toprağımıza bayrağımıza milletimize halel gelmeyecektir.

Arkeolog olmayı isterdim Ben aktörüm. Bundan son derece memnunum. Onur duyuyorum. Ama yüreğimin bir köşesinde hâlâ, "Akademik kariyer yapabilseydim, arkeolog olmak isterdim." diye bir duygu yatıyor. O benim yüreğimde hep bir ukde olarak kalmıştır. Arkeologların çalışmalarını çok beğeniyorum. Tarihle uğraşmalarını, yok olmuş bir medeniyetin ortaya çıkartılmasını seviyorum. Biz Anadolu''ya bin kusur sene önce gelmişiz. Geldiğimiz medeniyetle kaynaşmışız. Çok zengin bir medeniyet üzerinde kaldığımız halde mirasımızı bilmiyor, ilgilenmiyoruz. Oysa Anadolu''da gezip gördüğümüz öyle yerler var ki bunların ortaya çıkması lazım. Bu çalışmaların yapılmasını çok beğeniyorum. Arkeoloji ilmi hep merakım olmuştur.

Bir hatıra... Vur bir tokat daha Sinemada binlerce anım var... Ama birisini hiç unutmuyorum. Ürgüp''te bir film çekiyorduk. Bir sahnenin çekimi için rejisör motor demişti. Ahmet Mekin, Erol Taş, Danyal Topatan ve ben oynuyorum başrolde. Onların ikisinin bir sahnesi var, konuşacaklar. Sonra onlar konuşurken ben kadra (sahneye) gireceğim. Biliyorsunuz o zaman halkın film çekim esnasında gelip seyretmesi meşhurdur. Halen vardır, film çekerken izlerler. Tabii arkadaşlar ip çekmişler ki o çekim alanına girilmesin. O arada turistler var. Hayli kalabalık. Benim elimde de teks var. Ki otuz saniye sonra kadro gireceğim. Ne konuşacağımı ezberlemeye çalışıyorum. O anki heyecanı tahmin edersiniz.

Tam kendimden geçmiş, rolümü oynamaya hazırlanırken, o esnada enseme bir tokat geldi ki sorma gitsin. Gerçi yere düşmedim ama, senaryolar falan dağıldı, ben sendeledim. Ama nasıl oldum.

Dedim ki, "Bu işi yapan kim olursa olsun kavga etmem lazım." Bu duyguyla geri döndüm. O kadar insanın içinde bu nasıl işti. Bir baktım karayağız aslan gibi yirmi yaşlarında genç biri.

-Yahu Yılmaz abi seni çok seviyorum. "Yahu sevgi böyle mi olur be aslanım!?" falan diyerek çocuğu çektiler kenara. Biraz gerginlik yaşandı. Ama artık sahne hazır, çekimin yapılması lazım. Neyse yeniden konsantre olduk. O sahneyi çektik. Ben kenara geçip oturdum. Bu ara baktım o çocuk da bir kenara çekilmiş başını öne eğmiş tek başına öyle oturuyor. "Gel bakalım!" diye çağırdım. Biraz sakinleşmiştim. Dedim ki: -Ya kardeşim, az önceki hareket nedir? Tamam bir insanı sevebilirsin. Ama sevdiğini belli etmenin yolu var değil mi? Elimi sıkarsın, boynuma sarılırsın, hatta yanağımdan öpebilirsin. Ama enseme bir tokat atmak nasıl sevgi? -Ya Yılmaz abi, ben seni çok seviyorum. -Her seven böyle yaparsa bizim sonumuz ne olur? Herkesin içinde beni rezil ediyorsun sonra beni sevdiğini söylüyorsun... -Abi benimki öyle böyle sevgi değil. Başka türlü. Kendimi alamıyorum. -Nedir başka türlü? "Ben Karadenizliyim. Bizim köye bundan beş altı sene önce seyyar sinema gelmişti kahveye."

Ve başladı genç anlatmaya: O zamanlar kahvelere bir beyaz çarşaf gerer ve film oynatırlardı. Şimdi kalmadı. Sonra hatırladım o filmi. Biz rahmetli Erol Taş ile bir sahnede kavga ediyorduk. O beni yaralıyor, sonra da silahını çekip ateş edecek oluyor. Tam bu esnada bizim delikanlı, serde gençlik var ya, sinemanın da ne olduğunu tam bilmiyor. Topu topu hayatında üç dört defa film izlemiş. Çıkartıyor belindeki ondörtlüyü ve ne var ne yok boşaltıyor Erol Taş''ın üstüne. Neymiş, beni Erol Taş''tan kurtaracakmış. Bir anda ortalık karışıyor. Herkes kaçışıyor, ne sinema kalıyor ne seyirci. Çocuğu da jandarmalar alıp götürüyorlar. Tam altı ay hapse mahkum oluyor. Çocuk bunları anlatıp boynunu büktü: -Ben senin için hapis bile yattım abi. Ben seni böyle seviyorum. Seni kurtarmak için altı ay yattım. Bunun üzerine bastım kahkahayı. Ne öfke kaldı ne sinir. Güldüm ve "Helal olsun sana!. Vur bir tokat daha!" dedim. Bu hatıramı hiç ama hiç unutamıyorum...

ÖNE ÇIKANLAR