Kaydet
a- | +A

Antika çok hoş bir uğraşı alanı. Eskiden antikanın meraklısı da vardı gerçekten. Ama şimdi öyle değil. İş biraz taklit mahiyetinde olmaya başladı. Sebebi de anlayan da anlamayan da antikacı oldu. Şöyle ki, ülkemizde ticaret geliştikçe zenginler de fazlalaştı. Ama eskiden zenginin özel hayatını kimse bilmezdi. Mesela, ben memur çocuğuyum. Benim çocukluğumda zengin arkadaşlarım vardı. Ama ben onların evlerini bilmez, evlerine girmezdim. Şimdi zengin olunmakla birlikte medyatik de olunmak isteniyor. Her bahaneye evler kameralara, objektiflere açılıyor... Haliyle "Desinler duysunlar" ayaklarına duvarlarda vitrinlerde antika türünden bir sürü şeyler gösterilmek isteniyor... İşte, "falancanın evinde villasında şunlar da varmış desinler" türünden bir duygu... Ha iyi mi oldu kötü mü orası ayrı. Ama bugün antikacılık, yarı dekoratörlük halini aldı. Biz haliyle, o konuda da insanlara yardımcı olmaya çalışıyoruz.

Antika bir ilimdir Antika başlı başına bir ilimdir... Örneğin şu sıradan görünen tesbih bile nice estetik özellikler taşır. Öyle sıradan bir ip üzerine dizilmiş halkacık deyip geçerseniz, tesbihteki ahengi anlayamazsınız... Bazıları tesbihi sadece ibadette kullanılır zanneder. Hayır. Tesbih başlı başına bir ritm aracıdır aynı zamanda. Osmanlı bunun da ustasını yetiştirmiş. Her konuda zirvedeydi Osmanlı. Bugün tesbih ustası arasanız belki üçü beşi geçmez. Ama Osmanlı döneminde ne kadar tesbih ustası olduğunu bir örnekle anlatayım. Sultanahmet Camii inşa edildiğinde, açılış töreninde diyor ki sultan: "Camiye her gelene tesbih hediye edilsin" Üç günlük de bir süre var. Ve yanlış hatırlamıyorsam seksenaltı bin "ağaç tesbih" dağıtılıyor... Üstelik herbiri el yapımı, herbiri estetik... Varın sanata verilen değeri kıyaslayın.

Tarih bir meraktır Bilirsiniz Osmanlı''nın her işi bir remiz bir rumuzdur. Onun için bir tesbihin de estetiği vardır, bir minarenin de... Bunu bilmediğiniz zaman, Osmanlı''yı tam tanıyamazsınız. Tarih de öyle. Devlet zoruyla, okuldaki bilgilerle öğrenilmez. Çünkü tarih bir meraktır. Eğer püf noktalarını bir metod olarak kavrayamazsanız, yanılmaya mahkûm olursunuz. İşte bir örnek. Meşhur tarihçi Beman Şapolyo nasıl yanıldı? Süleymaniye Camii''nin şerefesi on tane. Ama neden? Çünkü 10. Padişah zamanında yapılmıştır. Mimar bu inceliği

göz ardı etmemiştir. İşte bu estetiği yakalamış olan Şapolyon, Sultanahmet Camii''nin şerefelerinin de 14 olduğunu söylemiş ve yazmış. Neden? Ezbere kıyas yaparak. "I. Ahmet, 14. padişahtır. 14. yaşında tahta çıkmıştır. 14 sene padişah olarak kalmıştır. Öyleyse Sultanahmet Camii''nin şerefeleri de 14''tür" kıyaslaması... Oysa dikkat edip araştırdığımda, şerefelerin 14 değil, 16 olduğunu gördüm. Yeşilçam''da geçen yıllar Biz 70''li yıllara gelene kadar çok film yaptık. Öyle ki, prodüktör gelir, "Bana üç film yapacaksın" derdi. Kiminle oynayacağımızı, nerede hangi rolde oynayacağımızı, hatta senaryoyu dahi bilmeden, "Olur abi" derdik. Hatta düşünün 120 film yapmışım, o kadar filmde, toplasanız anlaşma yaptığımız film sayısı üçü beşi geçmez. Çoğu filmin parasını alana kadar aradan aylar geçmiştir. Hatır için bile rol alırdık. Ve o yıllar bir senede 17-18 film çıkartırdık. Varın siz kıyaslayın şimdi sinema ölmüş mü ölmemiş mi? 1971''den sonra erotik manada filmler başladığında biz kendimizi sinemadan çektik. "Belki bir dönemdir geçer" diye bekledik ama artık herkes bu tür filmlere yönelince, "Bu filmlerde biz oynayamayız" dedik ve kenara çekildik. Aç değildik açık değildik. Ama haliyle elimizdeki rezervleri de yemeye başlamıştık.

Şarkıcılık da varmış Bu arada şarkıcılık teklifleri kuvvetlenmeye başladı. Bana eskiden de teklifler geliyordu da vakit bulamıyorduk. Artık sinemayla alakamız kalmayıp da rezervleri yemeye başladığımız sıralarda bir şarkıcılık dönemimiz de oldu. Biliyorsunuz meşhur olduktan sonra karga sesi de çıkartsan kaset oluyor. Ama benim Türk müziğine aşinalığım vardı. Şimdi bana yine teklifler geliyor. Daha çok dizi için. Ama bakıyorsunuz hiç ayağı yere basan bir senaryo yok. Diyorum ki: "Aman aman tam zamanında bırakmışım" Gelen dizi filmler, dükkanımı beş on gün kapamaya değse film yaparım ama, hem film olarak kalite yok, hem oyuncuya verilecek para yok. Parayı filmi yapanlar götürüyor. Bu bakımdan filmle falan alakam kalmadı diyebilirim.

Günay''dan bir hatıra

Sami Hazinsen adına yapılan dolandırıcılık Hatıra anlatmayı pek sevmiyorum. Anılar yaşandığı anda değerlidir. Düşünün bir kere, elli sene sonra o hatıranın özelliği kalmamıştır. Fakat geçenlerde yaşadığım bir olayı anlatayım da sanat ve sanatçının Türkiye''deki durumunu varın anlayın. Eğer herhangi bir gelir kaynağı yoksa, sanatçı Türkiye''de aç kalmaya mahkûmdur. Nice arkadaşlarımı bilirim, bir zamanlar yıldız iken şimdi köşelerde sürünüyor. Epey oluyor. Bir telefon geldi. Telefondaki ses "Sami Hazinses''im ben" diyordu. Neyse, dinledim telefonda. "Benim için arkadaşlar bir gece düzenliyor bilet satıyor. Siz de alır mıydınız?" diyordu. Dedim ki, "Olur ama sen kendin gel de al" "Gelemem abi durumum müsait değil..." dedi.

"O zaman bir kağıt yaz, birini yolla." Dedim. Derken geldiler birileri... Üç kağıtçılık var ama içimize sindiremiyoruz... Piyasada üç kağıtçılar bu isimleri bilip duygu sömürüsü yaparak para da dolandırıyorlar. Ama arkadaşın halini düşününce ister istemez dayanamıyorsun. Bir makbuz getirdiler. Verdik parayı gitti. Bu saflığımızdan iyi niyetimizden. Sonra ben uyandım. SODER''i aradım. Onu tanıyan bir başka arkadaş dedi ki, "Abi ne gezer, Sami şu hastanede yatıyor." Sonraları biliyorsunuz, Sami''ye sahip çıktılar. Meğer beni arayanlar da, makbuz getirerek para alanlar da üç kağıtçı tiplermiş. Düşünün sanatçının himayeye muhtaç halini ve düşünün buna rağmen onları istismar eden üç kağıtçıların karaktersizliğini.

ÖNE ÇIKANLAR