Kastamonu''dan mail geçen okurumuzun hatırasını yayınlamaya kaldığımız yerden devam ediyoruz. Birbirini seven iki gençten İzzet de Ulviye de aileleri tarafından zorla bir başkasıyla evlendirilirler. İstenmeyen bu evliliklerden İzzet''in bir kızı, Ulviye''nin de bir oğlu olmuştur. Aradan geçen on koca sene bu iki gencin aşkını yok etmeye yetmez. İzzet bu zoraki evliliğe dayanamayıp yuvayı yıkar. Ulviye ise sinir hastası olmuştur. Yıllar sonra telefonunu bulan Ulviye İzzet''ten yardım ister. İzzet de İstanbul''da sevgilisini bulup tedavi ettirir. Sonra da yarım kalan evlilik hayallerini yeniden gerçekleştirmeye karar verirler.
"İzzet, inanmak başarının yarısıdır, diyerek bu hedefe kilitlenmişti. Ama Ulviye onun kadar güçlü değildi... Bu iki gencin tek suçu birbirlerini ölesiye sevmeleriydi. Ulviye doktorun tedavisi boyunca her seferinde canından çok sevdiğini belirttiği sevgilisi ile ne pahasına olursa olsun evlenmeye ve doğup büyüdüğü memleketine geç de olsa gelin gitmeye yemin etmişti. Fakat ne olduysa oldu. Tedavinin sonuna yaklaşıldığında İzzet''e birşeyler anlatmak istedi. Fakat düşündüklerini açık açık anlatamıyordu. Ama İzzet, sevgilisinin kafasından geçenleri okuyabiliyordu. Okuyordu da bir türlü buna inanmak istemiyordu. O güne kadar ne yaptıysa çocuğu için yaptığını ve eğer birgün bu evliliğe katlanmak zorunda kalırsa, yine onu da çocuğunun geleceği için katlanacağını söylüyordu. İzzet ise ona, çocuğu ile birlikte kendisini kabul edeceğini ve çocuğuna da öz babasından daha fazla şefkat göstereceğini, onun için ve çocuğu için ne gerekiyorsa yapacağını söylüyordu. Her seferinde İzzet, sevgilisini doktora getirmek için bıkıp usanmadan Kastamonu''dan İstanbul''a tam 1100 kilometrelik yolu kat ederek geliyordu.
Son seferinde Ulviye''nin yine oldukça stresli olduğunu hissetti. Ulviye birşeyler anlatmak istiyor ama anlatamıyordu. Ama İzzet hissetmişti. Saatlerce denizin kenarındaki çay bahçesinde oturup sitem etti sevgilisine. Daha sonra hiç konuşmadan, randevu aldıkları doktora gittiler. Doktorla konuştukdan sonra çıktılar. Ulviye sevgilisine dönerek dedi ki: "Birgün bu işi bitireceğim. Ama zamana ihtiyacımız var. Söz veriyorum bu iş bitecek. Bana zaman tanı." İzzet de bu durum üzerine ağladı. Sabırla beklemeye başladı sevdiğini. Onu bu sıkıntılardan kurtarmak için, köydeki tarlaların tümünü bile satmaya hazırdı. Çünki Ulviye bir gün demişti ki: "Eğer ekonomik özgürlüğüm olsa, bir gün katlanmazdım bu duruma" İzzet de ona her türlü ekonomik zorlukları kendisinin aşacağı garantisini vermesine rağmen maalesef Ulviye sözünde duramadı.
Her seferinde çok sevdiğini belirttiği İzzet''e bir türlü bunu söyleyemiyordu. Ama o bunu hissedebiliyordu. İzzet''in yaptığı fedakarlık karışısında eziliyordu da. Ona karşı mahcubiyet duyuyordu. Doktorun kapısında verdiği sözün üzerinden bir hafta geçmişti. Telefonda İzzet''e dedi ki: "Sen başının çaresine bak. Ben bu evliliğe katlanacağım." İzzet telefonda donup kalmıştı.Yutkundu ama bir şey söyleyemedi. Kelimeler boğazına düğümlendi. "Kendine iyi bak!" diyerek telefonu kapattı. Bir daha da aramadı. Ulviye iki ay sonra aradı ama hiç birşey eskisi gibi değildi. Eskiden saatlerce konuşurlardı. Gelecekle ilgili planlar yaparlardı. Ama o kunuşmada ikisi de "iki yabancı" gibi sustular. Aslında İzzet''in konuşacak çok şeyi vardı. Ama sabır daha önemliydi. Bu sevda umutsuzluğa dönüşünce İzzet de hissiyatını yitirmiş, derbeder olup çıkmıştı. Oysa,
"Yarı dalgalı olmamalı deniz/ ya kudurmalı ya durulmalı./ Yarı batmamalı hançer, ya sapına kadar batmalı, ya kınında durmalı/ Yarı sevmemeli gönül, ya uğrunda ölmeli ya hiç sevmemeli" diye inanarak sevmişti İzzet. Dedik ya "Kara sevda bu olsa gerek." Anadolu''nun şirin bir kasabasında yıllar önce tertemiz duygularla başlayan bu kara sevda 2000 yılında, kapısından içeri adım atan her insanın duygularını yozlaştırdığı, benliğini aldığı ve hatta "hislerini" kaybettirdiği İstanbul''da, yine birbirlerini severek ama çaresizliklerine saygı duyarak noktalanmıştı." Değer miydi peki? Bu iki genci yıllar önce birbirinden ayırmaya değer miydi?

