Meğer büyüklerimiz de durumumuzu biliyormuş. “Teştin altındaki oruç” derken su içtiğimizi belirtiyorlarmış.
Sizi taa yıllar öncesinin ramazanlarına götüreceğim. 1970'li yıllara. Köyde elektrik yok, yol yok. Yokluk ve yoksulluğun bol olduğu, gaz lambasının ışığında aydınlandığımız öküz arabası yani kağnı ile yolculuk yaptığımız yıllar...
İlkokul birinci bilemedin ikinci sınıf öğrencisiyim. Büyükler, “oruç geliyor”, “oruç geldi” dedikçe heyecanlanıyorum. Herkeste bir neşe ve sevinç olduğunu seziyor, ister istemez ben de seviniyorum.
Nihayet gün gelip çattı. Annem “bu gece sahura kalkacağız” dedi. Bizim evde kimsede saat olmadığı için sahura ne zaman kalkacağız bilmiyoruz. Babam çıkıp dışarı bakacak, Terazi yıldızlarını gözlemleyecek sonra gelip bizi kaldıracak. Bugün çok şükür ki ilmî hesaplar mevcut.
Bizim için bir başka mesele de sahurda ne yiyeceğimizdi... Annem tandır ekmeğini bir büyük leğene ufak ufak doğrar. Tereyağını kuru kayısı ile karıştırıp biraz kızarttıktan sonra yeterince su ekleyip kaynatır, bu sosu ekmeklerin üstüne dökerdi...
Buyurun sahura. On iki kişi aynı kaba kaşık sallardık. İlk kural "bismillah" çekmek, ikinci kural herkes önünden yiyecek, üçüncü kural yemek bitiminde "elhamdülillah" demek. Sahur menümüz hemen hemen her gün aynıydı.
Günün sabah saatleri uyku sersemliği ve biraz sıkıcı geliyor. Öyle ya da böyle öğleyi aşıyoruz. Köyde çoğu kimsede saat bulunmuyor. Çoğu evde takvim, takvimde ezan saatleri yazmakta. Lakin saati olanlara gidip saatin kaç olduğunu sormak lazım. İkindiye doğru susuzluğumuz artınca hâlsiz düşerdik. Köyün gürül gürül akan çeşmesinden elimizi yüzümüzü yıkama bahanesiyle yudum yudum su içerdik. Meğer büyüklerimiz de durumumuzu biliyormuş. “Teştin altındaki oruç” derken su içtiğimizi belirtiyorlarmış.
İftar vakti, sobamızın üstünde büyük bir tencere olurdu. Tencerede ya patates ya da bulgur pişerdi. Benim akşamki görevim caminin yakınına gitmek, ezanı beklemekti. Camiye uzak evlerden hane başı bir ya da iki çocuk grup hâlinde gelip caminin önünde beklerdik. Gözümüz imamın evindeydi.
İmamın çift kanatlı yeşil kapısı gıcırdayarak açılınca heyecanımız zirve yapardı. İmam yavaşça taşın üstüne çıkar, ellerini kulak memelerine götürerek "Allahü ekber" deyip ezana başlardı.
Sonrasını duyduğumuz bile yoktu... Herkes var gücüyle evlerine koşturur; yol boyu da “Aziz Allah, Aziz Allah” diye bağırırdık. Böylece iftar vaktini daha içeri girmeden evdekilere bildirirdik.
Cihangir Boz-Emekli Öğretmen

